• A
  • A
24.10.2005
Makale

Birey - Toplum Dengesi

Giriş:

 

İçerisinde yaşadığımız çağda insanlar gerek sosyal, gerekse siyasal dayatmalarla aynı şekilde düşünmeğe, aynı şekilde yaşamaya mecbur tutuluyorlar. Çağdaş olabilmek için gerekli olan düşünüş ve yaşayış biçimi belirlenmiş, buna uymayanlar damgalanmış durumdadır. Bireysel özgürlüğü bir şekilde yakalamış demokratik ülkeler kısmen hariç, toplumları oluşturan topluluklardan yöneticilerin bireysel tercihlerine uymayanlar dışlanmakta, medyatik desteği de arkasına alan bir güçle bu topluluklar kamuoylarına toplum dışı olarak yansıtılmaktadır.Toplumlara hakim topluluklar yahut topluluklar içerisinde şahıslar, kendi düşünüş biçimleri hariç hemen her türlü düşünüşe ve yaşayışa karşıt bir durum sergilemektedirler. Oysa bu durumun bir vücudun kendi organlarına savaş açmasından bir farkı yoktur. Gerçekte toplum olabilmenin de, toplumlara örnek olabilmenin de yolu asla bu tarzdan geçmemektedir. Çünkü, kuvvete dayanan yaptırımlarla insan yaşamını ve düşünüşünü etkilemek hem insanın varoluşuna, hem de evrenin işleyişine aykırıdır. Kuvvet uygulayarak, görünüşte birliktelik sağlamanın kolaylığına karşın; toplumlaşma, gerçekte hem riskili hem de ciddi bir süreçtir. Toplumların, temel yapısı olan aileden topluluklara, en yüksek bileşke olan evrensel medeniyetin kurulumuna kadar giden yol, bu riskli süreçten geçmektedir. Çatışmalarla artık yorulan ve çözümsüzlüklerin içerisinde bunalan insanlık, bu riski ve bu süreci göze almakla, kuvvet zoruyla oluşturulmuş bir birliktelik, bir toplum görüntüsü sergilemekten öte, gerçek bir toplum olmanın yoluna koyulabilecektir.

 

Toplumlaşma sürecini dört temel basamaklı bir denklemle sistematize edebiliriz: Bireyselleşme> Üretimsel guruplaşma> Toplumlaşma> Evrenselleşme[1]


Bireyden Birlikteliğe Giden Yol

 

I. Birlikteliklerde Bireyselleşmenin Rolü

 

İnsanlara uzaktan bakıldığı zaman birbirinden ayrılamaz, birbirinin aynısıymış gibi görünürler. Yaşanan ortama oranla farklı ırktan olan insanların tümünün aynıymış gibi algılanmasının nedeni bu uzaktan bakıştır. Fakat yakınlaştıkça önce vücutlar, sonra simalar ayrılır birbirinden. Daha yakından tanıdıkça mimikleri, bireyin kendine has özelliklerini ayırt ederiz. Sonra mizaçların, düşünüş ve algılayış biçimlerinin ayrımına varır, böylece karşımızdakinin bir insan olmaktan öte bir birey, bir fert olduğunu hissederiz. Karşımızdaki fertler bu noktadan sonra bireysel özelliklerini ifade eden birer isimle anılırlar aramızda. İnsanların herhangi biri olmaktan çıkarak bir fert, bir birey konumuna gelebilmesinde, yaratılış özelliklerinin, yeteneklerinin birbirinden farklı olması kadar; yetişilen ortamların, yetiştiriliş tarzlarının ve edinilen tecrübelerin farklılığı da rol oynar. İnsanın varoluşuyla birlikte gelen özelliklere ek olarak; anne-baba, yakın ve uzak duygusal çevre farklılıkları, algı çevresindeki nitel ve nicel değişkenlikler neticesinde, bakış açıları ve algılayış biçimleriyle birbirinden ayrılmış insanlar ortaya çıkar. Bu farklılıklar, bu ayrılıklar insanları aynı meselelerde farklı duygulanımlara, farklı düşüncelere götürür. Bireyleşmenin kaynağı bakış açılarındaki ve algılayış tarzlarındaki bu farklılıktır, birey olmanın yolu bu farklılıktan geçmektedir.

 

Gerçekte evren, özellikle içerisinde yaşadığımız yeryüzü bireylerin farklılığının genel anlamda ve daima yaşandığı büyük bir toplum gibidir. Kainat, güneşlerle gezegenlerin birlikteliğinden, atom içerisindeki protonların ve elektronların birlikteliğine kadar 'farklılığın birlikteliğinin' sayısız örneklerleriyle doludur. Bu örneklerin en güzellerinden biri yüksek organizmalarda yaşanır. Yüksek organizmalarda organlar birbirinden tamamen farklılaşmıştır. Zaten organizmayı yüksek bir işlev noktasında bütünleştiren de bu farklılıktır, tersi durumda herhangi bir birliktelikten veya bütünleşmeden söz edilemez. Tümü yüz tane karaciğerden oluşmuş bir organizma yoktur, olması da imkansızdır. Sadece beyin dokusunun, ya da kasların, gözün veya elin, ayağın yaygınlaşarak bir organizma oluşturması tasavvur edilemez. Yüksek organizmalar, zigot evresinden itibaren farklılışmayı merkeze alırlar ve organizmanın daha gelişim aşamasında bir taraftan bireyselleşme son hızıyla yaşanırken, diğer taraftan işlevsel bütünleşme sinir ağının da yardımıyla bir tek hücreciği bile kapsam dışı bırakmayacak bir tarzda gelişir. Bu yapısal farkılığın ve işlevsel bütünleşmenin neticesi olarak, organizmayı oluşturan organların tümünden daha ileri bir yapı ortaya çıkar. Gelişim aşamasında iken organlarda meydana gelecek herhangi bir gerileme veya işlevsel bütünlükte ayrışma ise, çoğunlukla organizmanın hayatına mal olacaktır. Bu gerçeği yaşadığımız hayatta, neslin devam edebilmesi için işleyen prensiplerde de rahatlıkla seyredebiliriz. Nesillerin devamı için, soy birliğinin bulunması ile birlikte kutup farklılığının da olması gerekmektedir. Elektiriğin pozitif ve negatif yönleri arasında yaşanan çekimden, çiçeklerin çiçek tozlarıyla döllenmesine, insanın varoluşundan fikirlerin ve duyguların etkileşimine kadar meydana gelen üretkenlikler, bu gerçeğin kainattaki nihayetsiz örneklerinden sadece bir kaçıdır. Öyle ise, bir noktadan ayrılarak yola çıktıktan sonra, ayrışmış özelliklerle yollarına devam ederek birleşme öncesinde farklılaşan, yeter derecede bireyselleşen ve bu bireyselleşme sonrasında birbiriyle örtüşebilen fertlerin birlikteliği verimli neticelere ulaşabilecektir. Bu prensip üretkenliğin temel şartıdır.

 

Taklit zahiren bireyleri bir olmaktan çıkarıp aynı hale getirerek aynı noktadaymışlar gibi gösterse de, bu aynılık bir tek şahsın aynalarda görünmesi gibidir. Aynalardaki görüntü nasıl ki, görünen şahsın varlığına hiçbir şey katmıyorsa, taklit ile gelişen birliktelikler bireysel yaşam mertebesini hiçbir zaman aşamayacaktır. Ve aynalarda yansıyan görüntüler, görüntüsel kaynak konumundaki şahsın yitip gitmesiyle şaşartıcı bir hızla ansızın yok olup gidecektir. Böyle birliktelikler, 1'in yanına virgül konulmasıyla oluşan rakamlar gibidir, toplamı hiçbir zaman 2'ye ulaşamayacaktır. Bir görünmeleri ise, gerçek birliğin olmadığının göstergesi olarak geçmişlerine yazılacaktır.

 

Gerek evrende, gerekse evrenin küçültülmüş bir örneği konumunda olan organizmalarda yaşanan farklılıklar ve bu farklılıklar içerisinde oluşan işlevsel ve anlamsal örtüşmeler toplumsal yapı oluşumunda bireysel farklılıkların gereğini yaşamsal bazda ispat ederler. Bir organizmadan farklı olamaması gereken toplumlar, toplumu oluşturan unsurların farklılığıyla ayakta durabilirler. Çünkü Toplumları veya toplulukları oluşturan bireylerde ilişkisel örtüşmenin gerçekleşebilmesi için, bireylerin temel özelliklerdeki benzerliğin gerekliliği kadar, ayrıntısal farklar da oldukça önemlidir. Bireylerdeki bu ayrıntısal farklılıklar olmadığı takdirde birbirleriyle ilişkiye girebilmeleri, üretken bir zeminde buluşmaları da imkansızlaşır. Yalnızca mesleksel ilgi alanlarındaki farklılığın gerekliliğine bakmak bile yeter derecede bir kanaat verecektir. Sadece fırıncıların iş gördüğü bir şehir tasavvur edilemez. Meslek gruplarının tümünün katkısıyla bir şehir yaşamını devam ettirebilir. Yalnızca cerrahi ekibin var olduğu bir amelat ekibi, 'ekip' tanımına aykırıdır. Hastanın salahı için oluşturulan ekibe, gerekli tüm bilim dallarından teorik, teknik ve pratik planda yeter derecede beslenmiş uzmanların katkısına ihtiyaç vardır.

 

Bir ameliyat ekibi beş-on uzmanla oluşturulabilir. Bir şehrin oluşumunda on ya da yüz meslek grubu fazlasıyla yeterli olabilir. Oysa, yaşam salt sayılı gerçekler etrafında şekillenemeyecek kadar mükemmel bir karmaşıklık içerisinde açığa çıkmaktadır. Aynı bir ağacın köklerindeki her bir dalcıktan gövdeye, dallara, yapraklara, nihayet çiçeğine kadar varolan her bir hücreciğin ağacın bütününden kaynaklanan canlılıktan beslenmeleri, diğer taraftan ağacın bütünündeki canlılığın ağaçtan beslenen hücrelerin işlevsel farklılığı üzerinde yükselmesi gibi; toplumları oluşturan unsurların herbiri neredeyse sonsuz uçları bulunan bir yaşamsal gerçeğin birer ucundan tutarak hem kendileri hayata asılırlar, hem de tutundukları bileşkenin her yönden beslenerek canlanmasının sebebi olurlar. Bu alışveriş esnasında her birey farklılığı nispetinde yaşamsal karmaşayı oluşturan gerçeğin ayrı bir takipçisi olur ve her biri apayrı yönlerden bu çok uçlu gerçeğin taşıyıcısı konumuna geçerler. Hayatı taşıyan unsurlarda yaşamsal canlılık azaldıkça aralarındaki farklılıklar da azalır, nihayet ölümün gerçekleşmesiyle aynılaşır ve dağılır giderler. Bu nedenle bir toplumdaki canlılığı, toplumu oluşturan bireylerin farklılığını sınayarak anlayabilmek rahatlıkla mümkündür.

 

Tüm kainatta daima yaşanan ve insanın ana rahmine düşmesiyle birlikte insan için başlayan bireyselleşmenin temeli durumundaki farklılık, doğmunun gerçekleşmesiyle birlikte hızlanma eğilimine girer; duygusal ve zihinsel gelişimin, farkındalığın devreye girmesiyle bireyin varoluşsal bir gerçeği haline gelir. Yeryüzünü geçtiğimiz yüzyılda ikiye bölen,  insanları aynılaştırmak için büyük kıyımları göze alan bir idealizmin anlayamadığı ve çökmesinin en büyük sebebi olan gerçek budur: İnsanlar farklıdır ve farklı oldukları sürece toplumsal yaşamın gelişmesine katkıda bulunabilirler. İnsan salt düşünsel bir varlık olmadığı için aynılaştırma çabaları bireysel red duygularının açığa çıkmasına sebep olacaktır ve açığa çıkan red duyguları bireysel yeteneklerdeki canlılığın ve işlevsel birliktelikteki dinamizmin azalmasına neden olarak toplumsal çöküş sürecini başlatacaktır. Görülmektedir ki, bireyselleşme toplumsal yapının temelinde, yaşayan toplumların oluşumunda yaşamsal bir basamak olarak karşımızda durmaktadır.


II. Bireysel ve Toplumsal Gelişimi Etkileyen Faktörler ve Bütünlük Kavramı

 

İnsanın varoluşuyla birlikte başlayan ve tüm hayat boyu devam etmesi gereken bu farklılaşma ve ayrışım sürecinde zihinsel beslenme, başkalaşımın yeter derecede gerçekleşebilmesi için en az varoluşsal özellikler kadar önemli bir yere sahiptir. Bireyin duygu-düşünce gelişiminin dengeli bir gelişim sürecinden geçmesi, bireysel yeteneklerinin ve düşüncelerinin açık ve sağlıklı olmasını netice verecektir. Duygularını varoluşuyla birlikte getiren bireyin düşünsel gelişimi aileden başlayarak toplum içerisinde olgunlaşma veya gerileme sürecine girerken, duygularının yönelimi yine toplum içerisinde çıkarsal bir düşünüş eğitimine tabi tutulup tutulmamasıyla yakından ilintilidir. Düşünsel olgunlaşma öncelikli olarak bireysel özgünlüğe açık özgür beslenme zemininin varlığına, ikincil olarak da bilgisel beslenmenin sağlanabilmesine ve hızına doğrudan bağımlıdır. Toplulukların ve toplulukları kapsayan toplumların zeminindeki rahatlık, bilgilenmeyi ve bilgi alışverişinin önünü açarak bireysel özgünlüklerin açılımını temin edecek ve hızlandıracaktır. Duygusal gelişim ise öncelikle aile faktörüne bağımlıdır. Eğer duygusal yakın çevredeki fertler duygusal sunumu rahatlıkla sunabilecek erdeme ve yeterliliğe sahiplerse; sosyal ortama geçtiği zaman, yetişen bireyin çıkarcıl düşünüşlerini aşarak birliktelik eksenli bir yaşayışı tercih edebilmesi de kolaylaşacaktır. Özetle duygusal ve düşünsel gelişime bağımlı olarak bireyselleşme artacak, iradesi sağlam bireyler oluşacak, böylece toplumsal yapının zemini kuvvetlenecektir. Gelişmiş duygular çatışma sebebi olabilecek potansiyele sahip yaşamsal ihtiyaçların paylaşımını kolaylaştırarak, toplumsal çatlamaların oluşumuna imkan vermeyecektir. Düşüncesi kıt, fikri zayıf, iradesi gevşek bir birey ise; en küçük bir toplumsal sarsıntıda, zor altında itaat durumu hariç kendi geleceğini garantiye almak için kendi çıkarının peşine düşerek toplumu riske etmekten çekinmeyecektir.

 

Diğer açıdan zemindeki rahatlık, bireylerde açığa çıkabilecek olumsuz duygu düşünce birikimlerinin de önüne geçecektir. Eğer olumsuz olarak algılanabilecek duygu ve düşüncelerin bireysel planda ifadesine izin verilmeyecek olursa, idealizasyonları kolaylıkla mümkün olan genç bireyler, karşıtlığı ideal haline getirerek yollarına devam edeceklerdir. Dar çerçeve içerisinde ifade edilen düşünceler çoğunlukla heyecanların tahrikine sebep olacak; böylece, düşünsel çözüm yollarından önce engelleri ortadan kaldırmayı hedefleyen, eylemi çözüm yolu olarak gören patlamaya hazır birlikteliklerin oluşumuna imkan sunulmuş olacaktır. Bu risklerden kurtulmanın yolu, bireysel özgürlüklerin teşvik edilerek duygu-düşünce gelişimine olanak tanınması ile, ifade özgürlüğünün önünün açılmasından geçmektedir.

 

Bireysel farklılaşmanın yeter derecede gerçekleşebilmesi açısından duygusal ve zihinsel gelişimin kritik önemi vardır. Her iki gelişimin birlikteliği ise bireyin doğru kararlara varabilmesi, zor anlarda dengeyi yitirmeden yolculuğuna devam edebilmesi ve toplumsal yapının oluşumunda rol alabilmesi için gerekecektir. Birliktelik oluşumunda özellikle duygusal gelişimin yükseltgeyici özelliğinden yararlanılması şarttır. Bireysel çıkarların aşılabilmesi açısından kritik bir öneme sahip bu alandaki güdükleştirici engellemeler bireyin düşünsel zekasını olumsuz yönde etkilemese de, bencil bir birey oluşumuna yol açarak toplusallaşmanın önünü erken bir basamakta tıkayacaktır. Yine geçtiğimiz yüzyılı tarif eden akımlardan biri olan ve yeryüzündeki toplumların neredeyse yarısını, etkin halde bulunduğu toplumları oluşturan bireylerin ise büyük bir kısmını açlık sınırında yaşamaya mecbur bırakarak evrensel yaşama katkılarının önünü kapatan ve birer asalak konumuna getirerek aşağılayan, sebep olduğu iki dünya savaşıyla ve sayısız yerel çarpışmalarla yeryüzünü kana bulayan sınıfçı kapital eksenli düşünüşün anlayamadığı gerçek budur: İnsanlık bir bütündür ve bir bütün olarak varlığını sürdürebilecektir. Bu bütünlük ise bireylerdeki duygu-düşünce birlikteliğiyle mümkündür.

Bireylerin bir kısmının duygularından arındırılarak refah sağlanması; refah sağlanan kesimi, açlıkla mücadele eden kesimi görmezden gelebilmeleri için duygusal etkileşimlerinin de önünü eğlence eksenli bir yaşayışla mecburen tıkayarak sadece yaşadığı anı ve kendini düşünen, tatmin olmaktan uzak doyumsuz sürü fertlerine dönüştürecektir. Diğer taraftan yalnızlığa terk edilen fakir kesimleri, toplusal yaşamı tümden tehdit eden kaybedeceği bir şeyi kalmamış mutsuz ve umutsuz sorun kaynaklarına dönüştürecektir. Mutsuzluğun ve umutsuzluğun birleşimiyle kaçınılmaz olarak açığa çıkan tehlike karşısında, örneklerine dünyanın dört bir yanında şahit olduğumuz gibi evrensel medeniyet(!) zor kuvvetiyle mi oluşturulacaktır? Zor kuvvetiyle oluştrulan, mutlu bir azınlığın istifade ettiği, bu mutlu gibi görünen azınlığın dahi lezzetlerini korkuların zehirlediği bir medeniyet nasıl gerçek bir medeniyet olabilecektir. İşaretlerini toplumsal bazda şimdilerden gördüğümüz gibi, eğer önümüzdeki zaman diliminde yeryüzü bir kez daha kana bulanacak olursa meydana gelecek trajedinin en büyük sebebi korkarız ki, toplumlar açısından toplumu oluşturan sınıflar arasındaki, yeryüzü açısından ise toplumlar arasındaki bu korkunç dengesizlik olacaktır.

 

III. Toplumsal Çatı Oluşumunda Gruplaşma Faktörü

 

Düşünsel ve algısal olarak birbirine yakın düşen insanlar, varoluşlarının gereği olarak, bireysel özelliklerinin neticesi olan ideallerine daha güçlü bir şekilde ulaşmak arzusuyla topluluklar kurarlar. Gerek mesleksel gruplaşmaların, gerekse cemaatlerin oluşum sürecinin arkaplanında bu yaşamsal ihtiyaç yatmaktadır. Politize edilmemek, yaşamsal bazdan kopularak marjinalleşmemek şartıyla bu gruplaşmaların toplumsal çatının oluşumuna ciddi katkıları vardır. Toplumların oluşum süreci işte bu çizgiden geçmektedir: Toplulukları oluşturan fertler, bir organizmadaki organları oluşturan hücreler gibi birer işlev görmekte, toplum açısından vücûdu oluşturan organlar gibi olan topluluklar ise yüksek ideal etrafında buluşarak toplumu oluşturmaktadırlar. Yüksek organizmalarda yaşanan 'farklılığın işlevsel birlikteliği', toplulukların oluşumunda bireyselleşmenin, toplumların oluşumunda ise toplulukların rolünü anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

Üretimsel gruplaşmalar toplumsal hareketliliğin hızlanmasını netice verecektir. Aynı üretkenlik noktasında uzmanlaşmış bireylerin bir araya gelerek üretimde bulunarak sonrasında ürünlerini mübadele tarzında paylaşmaları, bir insanın tüm ihtiyaçlarını sadece kendisinin sağlamasına oranla daha hızlı ve verimlidir. Toplumsal kalkınmanın sadece maddi boyutu bile bu gruplaşmanın yüksek oranda gelişebilmesine bağımlıdır. Üretimsel gruplaşma denince salt mesleksel gruplaşmalar anlaşılmamalıdır. Mesleksel gruplaşmalar toplumsal yaşama nitelikli hizmet verilebilmesi, hizmetin birçok yönden gerçekleşebilmesi ve denetlenebilmesi için elbette gereklidirler, fakat bu tarz gruplaşmalar toplumsal yapının organik temelini oluştursa da, ruhsal bir yapıya kavuşmasını netice vermekten nitel olarak uzaktırlar. Düşünsel gruplaşmalar ise toplumların yaşayan bir niteliğe kavuşabilmeleri için gereklidirler. Bir insanla bir ağacı ayrıştıran faktörün, insanın ruhsal ve düşünsel bir niteliğe sahip olmasında gizli olması gibi, insanların oluşturduğu toplumları bitkisel yaşam mertebesinden insanî yaşam mertebesine, gerçek medeniyete taşıyacak unsurlar duygusal bir zeminde düşünce üretimini önceleyen toplulukların, sivil oluşumların varoluşundan geçmektedir. Kızılhaç'tan Vatikan'a, Kızılay'dan İslamî oluşumlara, 1999 Marmara depreminde övgüye değer çabalarda bulunan AKUT'a kadar bir misyon üstlenen tüm sivil oluşumların, sivil kalmaları şartıyla toplumsal yapı oluşumunda varoluşsal önemleri vardır.

Toplulukları sivil yapılaşmadan uzaklaştırarak marjinalleştiren esas etken adaletsizliklerle ayrımcılığa tabi tutularak demoralize edilmeleridir. Politize eden etken ise topluluğu oluşturan bireylerin duygusal açıdan gelişmişliklerine karşın fikirsel açıdan zayıf kalarak, 'bireysel çıkara ters düşse de doğrunun her şart altında tasdiki ve fiilen tercihi' olarak tanımlayabileceğimiz şuursal bir yansıma olan 'hakkaniyet' yetisinden mahrum bırakılmış olmalarıdır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde ezilen sınıf olan işçilerin kolay demoralize olmaları ve politize edilmelerinin nedeni budur. İnsanlarda duygusal gelişimi tahrik eden etken hangi nedenle olursa olsun acziyet dürtüsüdür. Acı çeken insan duygusal açıdan erken gelişir. Eğer bu duygusal gelişim gereken düzeyde düşünce gücüyle dengelenemez ise, bireydeki ezilmişlik dürtüsü kendi çıkarlarını önceleten duyguların açığa çıkmasına sebep olacak, "kimsenin beni düşünmediği ortamda ben neden ve kimi düşüneceğim" tarzında düşüncelerin oluşumuna yol açarak bireyi ahlak sınırlarının ötesine taşıyacak, hakkaniyet yetisinin körelmesine neden olacaktır. Diğer taraftan adaletsizliğin genelleştiği bir sosyal ortam bireyi, kendi hakkını kendisinin arayabileceği bir güç arayışına itecek ve bu süreç politize birlikteliklerin oluşumuyla sonlanacaktır.

 

Bu riskli oluşumların önünü kapatabilecek önermelerin tümünü iki kavramla özetlemek mümkündür: Adalet ve hakkaniyet. Duygusal gelişime mecburen katkıda bulunduğu kadar düşünsel gelişime de imkan sunan, sınıfsal ayrım gözetmeyen adaletli bir yönetim; ezilmişliği otadan kaldıracak tek yöntem olan yaşamsal ihtiyaçlardaki şefkatli paylaşım neticesinde hakkaniyet yetisine sahip bireylerin birlikteliği ile şekillenmiş topluluklar, toplumsal yapının kritik bileşkesini oluşturmaktadırlar. Bu bileşkenin niteliği sosyal güvenin oluşumunu sağlayacak olan ahlakın yerleşebilmesi ve genelleşebilmesi açısından da son derece önemlidir.

 

IV. Birliktelik Oluşumunda Bireysel Çıkarların Aşılması

 

Bir kubbedeki her bir taşın duruşundaki farklılık, kubbeleşmenin temel unsurudur. Düzlemi ve duruşu aynı taşlardan oluşmuş bir kubbe tanımsal olarak mümkün değldir. Böyle bir tanım olsa olsa yerde yanyana dizilmiş taşların oluşturduğu anlamsız bir birlikteliği ifade eder. Böyle bir birliktelik ancak kuvvet zoruyla, görünüşte yükseltilebilir. Kaldırıcı kuvvetlerin devreden çıkmasıyla da olması gereken düzleme inerek yere serilir. Evrendeki tüm varlıklar, bir kubbenin taşları gibi bir diğerine tutunarak, bir diğerinin yardımına koşarak hep birlikte ayakta dururlar. Kainatı dolduran nihayetsiz unsurlar çıkarsal bir birliktelikten öte, yaşamsal bir yarıdımlaşmayla koşuştururlar. Evreni oluşturan unsurlardan bir ikisini çekseniz, ya da aradaki ilişkiyi çıkarsal bir şekle dökebilseniz, bu yaşamsal kubbe duramaz; kıyametvari bir dehşet içerisinde dağılır, çöker, gider. Toplumlar da kubbesel yapılar gibidir, toplumu oluşturan unsurlar bireysel anlamda ne kadar sağlam ve nitelikli ise, bir diğerinin duruşuna o kadar yardımcı olabilecektir.

 

Gerçekte, taklide düşme durumu hariç bir olmak asla mümkün değildir; izah edildiği gibi yaratılış, yetiştiriliş, algılayış bir olmadığı için ihtilaf kaçınılmaz bir sonuç olarak araya girecektir. Bu noktada aynılaşma tehlikesi içeren taklitten uzaklaşarak bir başka çözüm yolu bulunması zorunludur. Bireyler, bireyliğinden ve farklılığından bir şey yitirmeden bir araya gelebilmelidir. Başka bir ifadeyle, ayrışım sebebi olabilecek bireysel haklar ve farklılıklar, her türlü dayatmadan uzak olarak yine bireylerin kendi hür tercihleriyle aşılabilmelidir. Bireylerin farkılığı sonucunda oluşacak ihtilafı aşacak olan ise ancak 'feragat'tir. Bireyin, kendi bireysel çıkarlarını kendi hür iradesiyle aşarak, birlikteliği tercih etme durumunun ismidir 'feragat'. Feragat ise ancak, ya şefkat ve merhamet gibi derin duygular, ya da yüksek idealler etrafında açığa çıkabilir. Yani bir topluluk oluşturmak amacıyla bir ideal etrafında bir araya gelen her bir fert, bir diğeriyle ihtilaf ettiği ve farklılığını fark ettiği halde; insanlığın yücelmesini netice verecek olan ortak amaca engel olmamak için kendi haklarından, kendi düşünüşünden ve kararlarından vazgeçebilmek durumunda kalacaktır. Nitelikli birlikteliğin yolu, yüksek nitelikli idealler, derin duygular uğruna bireylerin kendilerini aşabilmesinden geçmektedir.

 

Kurulan birlikteliklerin niteliği, birlikteliği oluşturan fertlerin bireysel özellikleriyle, bir araya gelme gerekçeleri olan idealleriyle ve fertlerin arasındaki dengeyle yakından bağımlıdır. İdeal olmadan bir birliktelik oluşturulamayacağı gibi, fertlerin kendi iç yapılarındaki ve fertler arasındaki bağı oluşturan bireysel ilişkilerdeki dengesizlik de topluğunun geleceğini riske edecektir. Toplumlarda dengesiz birlikteliklerin en büyük sebebi, topluluğu oluşturan bireylerin idealizasyon kılıfı içerisinde çıkarsal bir gerekçeyle bir araya gelmeleridir. Eğer topluluk ortak çıkarlar etrafında şekilleniyor ise ve bireyler çıkarlarının birliktelikte olduğunu fark ederek topluluğa katılmayı tercih ediyorlarsa, bu topluluk biçimi yüksek ideallerin oluşturduğu topluluklarla görünüşte bir benzerlik gösterse de, ortak çıkarın ortadan kalkmasıyla patlarcasına dağılıp giderler ve ideal etrafında oluşan birlikteliklerden bu noktada kesin olarak ayrışırlar. Bireyleri ideallerin buluşturduğu topluluklarda ise, her birey kendini ortak idealin zorunlu taşyıcısı olarak görür, topluluk sayısal anlamda azalma sürecine girdikçe dağılmaktan çok, fikirsel ve düşünsel açıdan toparlanma sürecine girer ve bu süreç topluğu oluşturan bireylerin kenetlenmesiyle sonuçlanır. Yakın zamanda Arjantin'de yaşanan trajedi, bu toplumda bireyleri bir araya getiren etkenin ortak çıkar olduğunun ve böyle bir durumda küçük bir tahrik ile çıkar riske edildiği zaman toplumun nasıl dağılma, hatta patlama sürecine girdiğinin trajik bir örneğidir. Böyle bir bağla oluşan topluluklar, görünüşte toplumlar, bir bankanın mudilerinden farklı değildir. Banka çökme sürecine girince, herkes kendi çıkarının peşine düşerek, çöküşü korkunç bir şekilde hızlandıracaktır. Oysa, ideal eksenli oluşmuş bir toplulukta, herhangi bir kriz esnasında, kişisel feragatlarla krizin gelişim süreci durdurulacak, geriye dönüş ise eskisinden daha kuvvetli bir topluluk oluşumu ile sonuçlanacaktır.

 

V. Toplumsal Oluşum Sürecinde İdealler ve Riskler

 

İnsanlar gibi, toplumların da idealleri olmak zorundadır. Bireyleri bir araya getiren bir idealin olmadığı yerde, bir mülteci kampını dolduran insanlardan söz edilirken olduğu gibi, olsa olsa insan yığınlarından söz edilebilir ve bu ortamdaki insanlar bir ideal etrafında buluşmadıkları sürece bir topluluktan söz edebilmek imkansızlaşır. Topluluklar ise, kendi iradeleriyle ideallerine yönelebildikleri sürece toplum haline gelebileceklerdir. Gerçek bir toplum olabilmek için gereken ideal, toplumu oluşturan unsurların tümünü buluşturmak, bireylerin ve bireylerin oluşturduğu toplulukların tümünün vicdanlarının, fikirlerinin onayını almak zorundadır. Çıkarsal bir birliktelik çağrısı ise, çıkar eksenli görünüşte bir toplum oluşturma çağrısından başka bir şey değildir. Öyle ise, esin kaynağı salt bu içerisinde yaşanan sınırlı dünya hayatı olan ve imkanları sınırlı dünyayı merkeze alan idealler bireysel çıkarları nasıl aşacaktır?

 

Tüm bu örneklerde açığa çıkan gerçek, nitelikli toplumun ideal eksenli oluşabileceğini, nitelikli bir ideal etrafında şekillenebileceğini, bireysel çıkarları aşabilecek yüksek bir ideal etrafında gerçekleşebileceğini göstermektedir. Toplumu oluşturan bireyler, bireysel çıkarlarından toplumsal çıkar uğruna vazgeçebilmelidirler. Buna karşın, bireyselleşmenin genel anlamda yaşanmadığı toplumlar için, toplumun genelinden gücünü almayan erken idealizasyonlar, gerilme kaynaklı bir gerilemenin, ölümcül bir kasılmanın başlangıcı olabilecek kadar tehlikelidir. Böyle bir durumda idealizasyonu merkeze alan ve kendi ideallerini veya arzularını toplumun idealiymiş gibi sunan hakim zihniyetler, bireyselleşmeyi idealizasyonlarına potansiyel bir tehdit olarak algılamak paranoyasından kendilerini kurtaramayacaklardır. Tüm diktatörlüklerin ideal eksenli oluşumuna karşılık toplumsal yapının oluşumuna katkıda bulunmak şöyle dursun, toplumsal yaşamı felç etmelerinin arkasında gizli olan paranoya; hakim zihniyetlerin, toplumu oluşturan unsurların tümüne dayatmış oldukları ideallerine aşırı inanmış olmalarında saklıdır ve bu inançlarına bireysel her türlü yaklaşımı tehdit olarak algılamalarında gizlidir. Öyle ise, bireylerin kendi hür iradeleriyle bireysel çıkarlarını aşabilmelerini sağlamak için bireyselleşmeyi öncelemek, oluşan bireyselleşmeyi takip eden bir süreçte toplumun genelinden kaynaklanan idealleri buluşturmak, ideal ile bireysellik çakıştığı takdirde bireysel gelişimi tercih edebilmek, toplumsal yaşam açısından varoluşsal bir zorunluluk olarak açığa çıkmaktadır. Toplumların, genelleşmemiş yüksek idealizasyonlar nedeniyle kasılmaktan kurtulup, düşünceye açık rahat bir topluluk haline gelmesi ise, gerçek toplumlaşma sürecinin de başladığının göstergesidir.

 

Toplumsal açıdan hangi kademede bulunursa bulunsun, yönetici konumundaki bireylerin anlaması gereken bir gerçek vardır: Toplumu oluşturan bireylerde gerçek bir bireyselleşme yaşanmadan, bireysel ilişkilerin idealler ve düşünüşler çerçevesinde bir araya gelebilmesine olanak tanınmadan gerçek bir toplum oluşturabilmek imkansızdır. Bu imkanlar tanınmadan toplumun oluşum süreci en erken safhada, infantil bir düzeyde tıkanıp kalacaktır. Elbette ki, bireyselleşmeye ve bireysel düşünüşlerin topluluklar oluştumasına olanak tanımanın riskli yönleri de vardır. Fakat bu riskleri göze almamak, alamamak; aşırı korumacı anne-babaların çocuklarında görülen trajik örneklerde olduğu gibi, evrensel anlamda sosyalleşememiş, rüştünü ispat etmekten aciz kötürüm toplumlar oluşturmaktan öteye geçemeyecektir. Bastırılmış duyguların yaşamları tehdit eden sapkın şekillerde açığa çıkması gibi, idealleri bastırılan bireyler toplumsal yaşamı tehdit eden sapkın oluşumlarla bir araya gelmeye çalışacaktır. İş bu noktaya geldiğinde bile, zor kuvvetiyle örgütsel birliktelikleri dağıtmaya girişmek sapkınlığın artışından başka bir neticeye varamayacaktır. Bu gün toplumların kan kaybettiği iç savaşların temelinde, zor kuvvetiyle aşırı bastırılmış topluluksal arzuların büyük bir etkisi vardır. Başlangıçta açığa çıkabilecek küçük risklerden kaçmak, toplumsal yaşamı tehdit eden risklerin açığa çıkmasına sebep olacaktır. Bir başka ifadeyle, çok iyi niyetlerle yapılsa bile, bireyselleşme neticesinde oluşacak farklılığın ortaya çıkardığı bireysel ideallerin ve ferdî düşüncelerin, açıkça ve rahatlıkla söylenebilmesindeki riski göze alamamak topluluklar açısından; toplulukların düşünüşlerini, ideallerini bastırmak, ifade edilmesine olanak tanımamak ise toplum açısından ölümcül riskleri beraberinde getirecektir.

 

VI. Evrensel Toplum Oluşumunda Kuramsal Düşünüşün Etkisi ve Düşünce Akımları

 

Kuramsal düşünüş, bilgisel yeterliliğe sahip zihni açık bireylerin çıkarsal alandan feragat ederek sorunsal alana geçebilmeleriyle ve duygu-düşünce gerçeklemelerini takip etmeleriyle kendini gösteren bir yaşam biçimidir. Sadece gündelik yaşantıya takılıp kalmış, magazin haberleri hariç herhangi bir habere, gerçeğe ilgisi kalmamış, merakı körelmiş bir insanın bireyselleşmesi hayvansal güdüleri hariç mümkün değildir. Yine geçtiğimiz yüzyılın en gözde akımlarından kapital eksenli düşünüşün tahrik ederek ortaya çıkardığı 'hedonizm'in; insanları, damak zevkleri ayrışmış ve hayvansal güdüleri güçlenmiş, bu güdülerin iplerini elinde tutan insanlar tarafından kolaylıkla güdülen sürü fertlerine dönüştürmekte son derece başarılı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

Oysa gerçek farklılaşmanın ve bireyselleşmenin önünü açacak güç, yüksek düzeyde merak duygusuyla birlikte ideallerin tarif ettiği ve bilginin beslediği, vicdanın denetlediği bir düşünüş biçimidir. Merak duygusu ise, insanın çıkar ötesi bilgilenmesinin arkasındaki yegane güçtür. İnsan merak duygusunun tahrikiyle, çıkarının olmadığı her türlü alana açılımlar yaşar. İnsan yaşamının ve düşünüşünün ayrıntılarında, bir ağacın dallarının ucundaki filizler gibi kendini gösteren özgür çıkarımlara sebep olabilecek, insana özgün bu meraksal bilgilenme biçimidir. Yaşadığı toplumsal düzlemi aşabilmiş bireylerin yönelimlerini irdelediğimiz zaman, merak duygusunun tahrik ettiği yaşamsal bir güçle kendilerini okumaya ve düşünmeye adamış insanlar olduklarını gözlemleriz. Çünkü, düşünsel ve duygusal bazda gerçeklenmiş, entegre edilerek aralarından gerçeğe dair çıkarımlarda bulunulmuş bilgiler insanın yaşantısını etkileme, hatta tarif edebilme gücüne sahiptir. Bu gerçeği hayatın akışına, insanlığın gidişine yön veren insanların, düşünürlerin tümünün yaşantılarında gözlemleyebilmek ve bu insanların ortak ideallerinin topluma nitelikli bir yön verebilmek olduğunun altını çizebilmek rahatlıkla mümkündür. Bu gün hangi toplumdan olursa olsun, bireysel planda kendini geliştirmiş ve yetiştiği toplum düzleminin ötesine sıçrayabilmiş insanlar, yetiştikleri toplumların ideallerinin gerçekleşmesine en büyük katkıyı yapan insanlardır. Tarihin derinliklerine uzandığımızda, örneğin bir Aristo'nun, bir Diyojen'in, bir Gazalî'nin, İbn Arabî'nin ya da Mevlânâ'nın düşünüş, yaşayış biçimlerini irdelediğimizde, yaşadıkları çağın düşünüş biçiminin üzerinde olduklarını görürüz. Tarihe yön verenler, toplumları dinamik bir yapı haline getirenler, doğru bir muhakeme gücüyle yaşadıkları düzleme aykırı düşen insanlardır. Yaşadıkları zamanın ötesine sıçrayan insanların kendilerinin düşünüş düzeyine yakın az sayıdaki insan hariç, yaşadıkları çağlarda yeter derecede anlaşılamamalarına bu nedenle şaşmamak gerekir.

 

Tarihe örnek olabilmiş, çağları peşinden sürükleyebilmiş toplumlarda, örneğin eski Yunan toplumunda ise, bireylerin ve düşünüşlerin özgür ortamlarda geliştiğini, nitelikli bir bilgi alışverişi içerisinde toplumun hemen tümden felsefik, kuramsal düşünebilir hale geldiğini, böylece toplumun karma bir yapıdan kurtulup, yaşayan bir organizmaya dönüştüğünü gözlemleriz. Topulumun geneline yaygınlaşabilmiş kuramsal düşünüşün arkaplanında, idealleri besleyen bireysel merak dürtüsünün yanı sıra, tüm bireylere ulaşabilen bilgisel beslenmedeki zenginlik yatmaktadır. Bu nedenlerle, bir magazin toplumu olmaktan kurtulmanın çaresi, ayrım gözetmeksizin bireylerin tümünü kapsayan bilgilenmeden ve bilgilenmeyi en üst düzeye taşıyacak olan iletişimin, bilgi alışverişinin önünü açmaktan geçmektedir. Fikri zayıf, düşüncesi kıt, ideali yüksek bireylerin oluşturduğu toplulukların, toplumların dibine konulmuş dinamitten farkı yoktur. Böyle bir riskten kurtulmanın çaresi, varoluşsal bir güce sahip olan idealleri boş yere yok etmeye çalışmakla gerçekleşemeyecek; ideal eksenli düşünen bireylerin bilgilenme sürecini engellemekten vazgeçerek önlerini açmakla mümkün olacaktır. Bu imkanın sunulmasıyla, ideal ile bilginin buluştuğu nokalardan toplumun önünü açabilecek heyecana ve donanıma sahip fertler yetişebilecektir.

 

Sonuç

 

Yaşanan dünyaya, dünyada yaşayan ve yaşayacak olan insanların akıllarının ve duygularının onayladığı nitelikli bir yön verebilmek gibi erdemli bir ideale, toplumu oluşturan fertlerin genelinin katılımını sağlayabilmek için, böyle bir idealin toplumların ortak ideali haline gelebilmesi için, bireylerin kendi hür iradeleriyle kendilerini aşabilmeleri gerekecektir. Gelecek günler bu ideali şimdiden hayata geçirmek gibi bir yaşamsal lüksü (!) bireylerine sunabilen toplumların tarif ettiği günler olacaktır. İnsanlık bir gün erdemli bütün bir toplum olabilmek gibi idealler taşıyorsa eğer, topluma hakim topluluklara veya zihniyete fiili saldırıya girmemiş, salt düşünce ve yaşayış eksenli tercihlerle bireyselliğini korumaya çalışan veya hak arayışlarıyla varoluşunun gereğini yapan bireyleri, potansiyel tehdit unsuru olarak algılamaktan vazgeçmek zorundadır. Bireysel hakları tanımak, özgürlükleri teşvik etmek durumundadır. Fert olmadan toplum olunamayacaktır. Toplumu yönetenler bu noktada bireysel özgürlükleri, bireysel farklılaşmaları, düşünceleri, düşünce alışverişlerini değil engellemek, teşvik etmek zorunluluğunu, fiile dökülmüş bir ideal olarak tarihin sayfalarına yazdırmak için geç kalmış değillerdir. Dünya tüm çalkantılarına rağmen ölümcül noktaya henüz gelmemiştir. Diger açıdan, bireyselleşmeyi merkeze alan toplumlarda farkılaşan bireylerin çatışma üretmeleri kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkacaktır. İşte bu noktada, yönetimler bu çatışmaları idealler etrafında buluşturmak yerine, zor kullanarak ortadan kaldırmaya kalkışırlarsa, toplumsal çöküşün altına kendi imzalarını da atmış olacaklardır. Toplumlar dünyaya yeni bir trajedi örneği olmak istemiyorlarsa bireysel özgürlükleri tanımak, bireysel ideallerin oluşumuna fırsat tanımak durumundadır. Tersi durumda küçük bir sarsıntıyla dağılmak kaçınılmaz olacaktır. Şimdilik belki zor altında bir toplum görüntüsü sergileniyor olabilir. Ama bu görüntünün gerçeği hangi boyutta yansıttığı tartışılır bir durumdur.

 

Özetle işte bu gerçek tüm çıplaklığıyla bilinmelidir: Yeterli bilgisel ve düşünsel donanımla bireyselleşmiş fertler, toplulukların; iletişimin rahatlıkla sağlanabildiği zeminlerde gerçek idealler etrafında buluşabilmiş topluluklar, toplumların; felsefik düşünebilir, bilgiyi ve bireyselleşmeyi teşvik ederek toplumun geneline yaygınlaştıran düşünürlere ve yöneticilere sahip toplumlar evrensel ideallerin temelidir, öncüsüdür. Satranç oyunlarında piyon olmaktan kurtulmanın görünen o ki, başka bir yolu da henüz yoktur.

 

...............................


Tulûat'tan alıntı:

S - Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye neden hizmet ede­medi?

C - En büyük hizmeti, adem-i hizmetidir. En bü­yük hareketi, hareketsizliğidir. Çünkü, buradaki hâkim olan kuvvet-i ecnebiye, lehinde olmayan herbir hareketi boğuyor. Hareket edenleri gör­dük: Mukaddes camilerde gâvurlara dua ettirildi ve mücahidlerin cevaz-ı katline fetvâ verdirildi... İşte Dârü'l-Hikmet, bu fırtına içinde âlet ettiril­medi. En büyük mâni olan ecnebî kuvvet, bütün kuv­vetiyle ahlâksızlığı himaye ve teşci ediyordu.

İkinci derecede sebep:

Dârü'l-Hikmet eczaları, kabil-i imtizac, belki de ihtilât değil. Şahsî meziyetleri vardır. Cemaat ru­hu tevellüd etmedi. Ene'ler kavîdir, delinmedi ki, bir "nahnü" olsun. Ben, biz olmadı. Mesailerinde teşarük düsturuyla işe girişildi, teavün düsturu ihmal edildi.

Teşarük, maddiyatta eseri azîmleştirir, fevkalâde yapar. Maneviyat ve efkârda âdileştirir, belki çir­kinleştirir.

Teavün düsturu bunun tamamen aksidir. Mad­diyatta cemaate nisbeten pek küçük, fakat yalnız bir şahsa nisbeten büyük eserlere vasıta olur. Ma­ neviyatta ise, eseri harikulâde derecesine is'âd eder.

Hem de tenkitleri çok keskinleşmiştir, karşısına çıkan fikir parçalanır, söner. Ehakkı aramakla ba­zan hakkı da kaybeder. Hakta ittifak, ehakta ihti­lâf olduğundan, bence çok defa hak, ehaktan ehaktır. Ehakkın müddet-i taharrîsi zamanında, bâtılın vücuduna bir nevi müsamaha var. Yani, bazan hasen, ahsenden ahsendir.

 

 


[1] Açılımlı olarak: Bireysel Özgünlükler> Duygusal gelişim> Özgürlüklerin artışı> Bilgilenme ve düşünme> Zihinsel gelişim> Bireyselleşme süreci> Bireysel çıkarlardan feragat>  Bireysel ideallerin Birleşimi> gruplaşma süreci> Yaşamsal bazda birleşme> Genelleşmiş ahlak> Yardımlaşma> Kapsayıcı adalet> Toplumlaşma süreci> Erdemli yöneticiler> Toplumsal açıdan kuramsal düşünüşe geçiş> Düşünce akımları> Evrenselleşme süreci

 

 

Yorum yazabilirsiniz.

Yorumlarınız onaydan sonra yayınlanacak olup eposta adresiniz sitede görünmeyecektir. Lütfen hakaret içeren sözler yazmayınız.
0.006 sn.