• A
  • A
10.01.2016
Kavram

Duvar II

Bundan altı yedi yıl kadar önceydi. Bir televizyon programına katılmıştım. Program film eleştirisi ve o eleştiri eşliğinde hayata ve insana göndermeler yapan bir programdı. Benim tercih ettiğim film ise geçtiğimiz yüzyılın ünlü rock gruplarından birinin, Pink Floyd'un The Wall filmiydi.

Bu tercihin derin bir arkaplanı vardı elbette. Programda hiç değinmemiştim tercihimin bu yönüne. Filmin anlatmak istediklerini o derinliğin içinden çekip çıkararak ifade ettim hatırladığım kadarıyla. Şimdi de o mahrem alana gireyim. Hani yıllar önce, sonrasında bir türlü yeniden yazmaya başlamadığım ‘Yeniden Yazmaya Başlarken' adlı yazının sonunda söylediğim gibi, mahremiyeti ihlal pahasına yazayım. Bunun da bir nedeni vardır elbet...

Pinkyİlk defa orada, o filmde yüzleşmiştim içimdeki duvarlarla. Çocukluğum hariç ilk kez bu kadar çıplak ve savunmasız hissetmiştim kendimi. Biri perdeyi aralamıştı, sobelenmiştim, altüst olmuştum. Belki de kendimi seyretmiştim. Yokluğun orta yerinde hiçliğin mahkumu olan; toplumun ortasında anlatıp tebessümler ederken, hiç kimsenin fark edemeyeceği kadar derinlerde bir köşeye büzüşüp kalmış; ya da kendi varlığını mecburen hissettiği bir tanımsızlığın ortasında, yapayalnız, öylece dönüp duran kendimi.

Üniversite 2. Sınıfta, 19 yaşındaydım o günlerde. Varlık algım büyük bir kırılmaya uğramıştı. Hayatı sorguluyordum: Yoklukla kuşatılmış bir hayatta bu ölümüne varoluş çabası niye? Ölüm eşitlerken herkesi, herkesimi ve herşeyi; yokluğun ortasında canını dişine takarak gerçekleştirdiğin bu büyüme sevdası da ne ola ki? Cevabı olmayan bir sorudur bu, bilirsin. Sonrasında mezuniyetin olmadığı bir okulda okumak, hep okumak ama asla olamamak gibidir hayat, görür ve susarsın. Bu suskunlukta, bu sessizlikle taş taş yükselir duvarlar.

İşte bu ikilemleri, bu mutlak farklılıkları ayırır duvarlar. Yani mecburen vardırlar. Eğer bırakıverseniz, birbirine karışsa her iki ortam, uzun süre devam ettirilmesi imkansız bir çarpışmayla ve yıkımla sonuçlanacaktır. 

syrianBir tıp seminerinde yaşam süresini uzatmak için ürettiği formülü anlatmaya çalışırken, ya da lezzetli bir tatlı tarifi yaparken ölüm tarafından kuşatılmışlığın dehşetine düşen birini tasavvur edin. Yakın geçmişte Saraybosna'da ya da şimdilerde Halep'te, Şam'da etrafına bombalar yağdıktan, yanıbaşındaki sessizleşerek yere yığıldıktan sonra kendine yeniden bir yaşam kurmaya çalışan birini hayal edin. Duvarsız hayata tutunma ihtimali yoktur bu durumdaki bir insanın.

 

Bu duvarlar, yani ‘the wall'lar içerideki görünmeyen alemin duvarlarıdır; ellerinle tutamazsın onu, yalnızca hissedebilirsin. Eğer ötekiysen benim için, sana doğru örüldüyse ‘duvar', hissettirilirsin. Görünen duvarlardan daha gerçektir ruhundaki etkisi. Görünen duvarları aşmanın bir yolunu bulabilirsin, belki delebilirsin, hatta yıkabilirsin ama ‘the wall'lar öyle değildir. Duvarın sahibi, yani ‘ben' izin vermedikçe delinemez ve aşılamaz o duvarlar.

Bir soğuk yel eser, ortam üşür, sen üşürsün, ben üşürüm...

Bazen tüm bir hayatla arana örersin duvarı, Yunus gibi. Sırtını döner gidersin Ninova'ya. Anlamamışlardır seni, senin kendine aşkın halini, hatta yanlış anlamışlardır. Bedel ödeme zamanı geldiğinde ihanet etmişlerdir tutundukları gerçeklere mesela, öyle tanık olmuşsundur. Mum, dışarıda karanlık basana kadar yanmıştır yani. Dışarıdan yanlış yorumlanmaya açık bir eylemin, bir duruşun, hatta bir bakışınla değersizleştirilmiş, ucuza satılmışsındır, Yusuf gibi.

Ya da sen öyle görmüşsündür. Dışarıdaki gerçekliğin ne olduğu çok da önemli değildir duvarı dikerken; önemli olan senin olayları nasıl algıladığındır. Eylemin sebebi olan algı, içgörü, duvarın da sebebidir aynı zamanda. Yere düşen bir çocuk gördüğünü algıladığın bir durumda "Belki de ben öyle görmüşümdür, gerçekte böyle bir şey olmamış olabilir." deseydin kılını kıpırdatmazdın. Doğru ya da yanlış algılamış olman fark etmez, algın senin iç aleminde bir gerçekliğe kavuştuğu için koştun; eylem buradan doğdu. Dışarı ile içeri arasında büyük bir farklılık algıladığın için ördün duvarı, duvar buradan örüldü...

İkilem ne kadar derinse, farklılık ne kadar büyükse duvar o kadar yüksektir. Ne kadar eskiyse o kadar kalın ve yekparedir. Güç, hakaret, davet, birdir ve hiçtir bu duvarların karşısında. Çünkü karşısındadır, içeriye geçememiştir. Dışarıda kalan her çağrı anlamsızdır ve her zorbalık püskürtülür bu duvarlar tarafından. Çünkü çoktan varlığının okyanusuna dalmış olan sana ulaşamaz. Öyle bir zaman gelir ki sen bile aşamazsın, gücün yetmez, alışırsın mecburen...

Ama ‘bu duvar'ların da katilleri vardır. Duvara hissettirmeden geçerler içeriye. Çünkü sana katılmış, sen olmuştur o. Ne kadar zayıfsa o kadar güçlüdür, ne kadar titrekse o kadar derinden ilişir duvara. Sana dokunur, dalgalanırsın; içindeki okyanus seninle birlikte dalgalanır. Yıllardır sıkıştırılmakta olan bir basıncı serbestler bu dokunuş, içeriden bir bombanın fitilini ateşler; pişmanlık, hasret, merhamet gibi derin birikimleri salıverir duvara doğru.

Duvarı eğer yıkarsa bu dokunuş yıkar.

İşte böyle bir dokunuştu seninki,
teşekkür ederim...

 

Yorum yazabilirsiniz.

Yorumlarınız onaydan sonra yayınlanacak olup eposta adresiniz sitede görünmeyecektir. Lütfen hakaret içeren sözler yazmayınız.
0.007 sn.