• A
  • A

Sergüzeşt-i Serencamım

Bu kaçıncı aldatışım seni, bu kaçıncı söz verip de tutmayışım! Bu kaçıncı hukukunu çiğneyişim! Hangi birini sayayım ve hangi birine gözyaşı dökeyim ki!..
Bu vefasızlığımın neticesi; iflâh olmaz ve onulmaz bir kaybedenim ben.

 

Doğumundan itibaren insan, yaşadığı her an, o zaman dilimine ait bir nefs taşır. Ve bu nefs ömrün her bir diliminde değişken özellikler gösterir, bu değişken özelliklere uyan değişik arzu ve istekler barındırır beden kabında. Değişken arzu ve istekler de sancı ile doğar bedenden.

Bu arzu ve istekleri doyururken insan itminan bulacağını zanneder. Her doyuma ulaşmasından hemen sonra bile, aynı isteklerinin mütemadiyen tekrarlayacağını düşünmeden, sadece ve yeniden doymak ister. Bazen bu doyuma ulaşma kendisine tiksinti bile verse de...

 

Yeni doğduğunda doymak emmek ister. Sonra annenin sıcak bağrında, kucağında güvenle yatmak ister. Biraz büyüyünce değişken nefsin dışa dönük istekleri değişir; gördüğü her nesneyi almak, yakalamak ve yalamak ister. Zamanla değişik şeyleri yemek, içmek ister. Eğlenmek, makam ve mevkide ömür sürmek, hüküm sahibi olmak, güzellerden ve güzelliklerden kâm almak ister. Bunları yaparken hevâ ve hevesinin, arzu ve isteğinin hiç tekrarı olmayacakmış gibi, yalnızca doyuma ulaşması gerektiğini düşünür, doyacağını zanneder.

Bunları yaşarken iç âlemini; kimi zaman ağlayarak, inleyerek, iç çekerek; kimi zaman hazdan ve zevkten ya da kinden ve nefretten titreyerek; kimi zaman gülümseyerek ya da kahkahalarla kendinden geçerek; çekilen sancıların, sıkıntıların ya da algıladığı telezzüzlerin (lezzetlerin) dimağında bıraktığı derin izi beden perdesinde görünür hale getirir insan.

İşte bu gördüğünüz benim. Ben Halife-i Ruy-i Zemin Hz. İnsan. Enfüsün kaygan zeminlerinde bu saltanatı terk ettim. Her şeyin emiri iken, sultanı iken; kulu oldum, esiri oldum da, emir alan haline geldim nefisten, hevâ ve hevesten. Alâ-i İlliyyînde iken elim, Dostla kelâm eder iken dilim, yanıldım da esfeli sâfiline süflîce sürüklendim, düştüm. Kendimdeki değerleri unutup, değersizlikleri geçer akçe zannettiğim anda değerim düştü, tükendim. Aslında kendimi kendi elimle tükettim. Bu hengâmenin içerisinde çırpındıkça boğuldum, yittim.

Sonra seni hatırladım birden. Gönlüm görmüştü önce, ama sonra unutmuştu. Bense seni gözümün gördüğünde aradım, gönlümde değil. Bulduğumu zannettiğim her yerde ve her şeyde yoktun sen, bulamadım. Yoklukta olduğunun farkına bile varamadım. Bendeki "ben"in "senden" olduğunu kavrayamadım. Benlikle birlikte aradım seni, "ben"de aradım; benlikten soyunmadan kapını aralayamadım. Her şeye gönül verdim; kuşa, ağaca, çiçeğe, böceğe, havaya, suya, toprağa, ateşe ve güzele... Ve çığlık çığlığa ses verdim; şiire, şarkıya, gazele... Sesimi duyuramadım.

Buraya geldiğim ve bu gelişimin farkına vardığım andan beri, içimde hep bir boşluk vardı. Hiçbir şeyle dolmayan ve asla dolmayacak olan bir boşluk. Yokladım gönlümü, anladım ki sana aitti o, ‘ben'deki ‘sen'in yerindi. Boşluğun ve yokluğun hüzün verdi bana, ağladım, ağladım...

Nereye baksam temel renk, fondaki ses ve hayattaki nefes, hüzündü artık benim için. Önceleri fark ettiğimde korkuyla onun dolmasını istedim. Onun meta' ve varlıkla, dünyevi kazanımlarla dolacağını zannettim. Çalıştım uğraştım, dolmadı, dolduramadım. Senden başkası ile meşguliyetin, beyhude uğraşmaların, hayatın maddi kazanımlarının onu tamamlayacağını zannederek zorladım. Evin, arabanın, makamın, mevkînin, paranın, eşin, evladın... El hâsılı her şeyin o fonu değiştirmekte acze düştüğünü; kendinden olmayan şeylerle onun değişmeyeceğini ve dolmayacağını; belki-ancak seninle dolacağını bildirdin de, anladım. Acz ile teslim oldum artık...

Ey hüzün; sevdim seni, sendeki melankoliyi sevdim. En keyifli anımda bile, senin bende olduğunu, benimle olduğunu bildim de sevindim. Azalman için değil, artman için dualar ettim, geceleri uykuyla kavgalı, efkârla dost geçindim. Şiirler yazdım sana, şarkılar besteledim, nameler terennüm ettim senin için.

Hayatın, hakikatin bu yandaki ipucu sendin, anladım, tuttum, yakaladım...
İşte şimdi hastalıklarımın seninle farkındayım. Şairin dediği gibi; "Türlü derde ben deva buldum elimle çok zaman. / Kimse bilmez bir tabibe ben de muhtacım bu gün." Tabibim ama, tedavine ihtiyacım var. Sen tabipleri tedavi edensin. Senin kereminin ve lütfunun karşılığı yok... Elimden gelen, ayrılığın hüznü ve pişmanlıkla kapını çalmaktır. Bu büyük istek ve bu küçük ücretle sana gelen herkes şifa bulur bilirim. İstekli olmayan hangi hastayı doktor tedavi eder?

 

Şimdi ey gönlüm, müstakîm ol. O, istikamet sahibi olanları utandırmaz. Şimdi yıllardır bor bırakılmış gönül toprağını nedâmetle sür, yabanı temizle oradan. Gözyaşınla kandır, yarıklarına yuvarlanan su ile fokurdasın, kaynasın toprağın; yıkansın ve yumuşasın gönlün. Yılardır hak ve hakikatten ayrı kalmanın ızdırap ateşi ile gönlün göz göz olsun, çukurlar açılsın sinende. O çukurlara imanın ve istikrarın tohumlarını ek. Sonra üzerini edeple ört. Ve sabırla bekle. Çorak gönlünün bereketini o zaman göreceksin. Başını semaya kaldırıp toprağı yırttıkça tohumlar, bir ıtr-i ilahi ile onların üzerinde ruhun bir buhurdan gibi tütecek, işte o zaman hüznüne ‘em' bulacaksın. Yeniden ‘Dost'a, ‘Refik-i Alâ'ya pervaz edecek, uçacaksın.

Nefse elem veren her şey insanı kemâle erdirir. Güneşte kalan meyve mîsali. Nasıl ki bir ağacın güneşte kalan meyveleri daha çabuk olgunlaşırsa, elem ve ızdıraplar (ey gönül) seni kemale erdirecek güneşin olacaktır. Ama ne yazık ki, ömrümün geri kalanında ne kadar güneşlenecek ve nereye kadar kemâl bulacağım? Acaba bulduğum, boşluğumu doldurmaya yetecek mi? Ya da onu tam olarak doldurmağa muktedir olana ne zaman varacağım?

Hz. Mevlana'nın dediği gibi;

"Ne zaman olacak, ne zaman olacak, / Ne zaman ben sen, sen de ben olacağım?"

 

0.007 sn.