• A
  • A
16.11.2009
Düşün

Şeytanın Cazibesi II

"Yola Kurulan Tuzaklar"la başladığımız, "Şeytanın Cazibesi" yazılarına, "Nasıl olur da insan bu cazibeye kapılır?" sorusuna cevap arayarak devam edelim.

 

İnsan nasıl düşer?


Ala-yı İlliyyinde yaratılan en şerefli kerim bir mahluk, nasıl esfeli safiline yönelir de, sefil ve mûzır bir mahluk olur?...

 

İnsanın fiilleri işlemesine sebep olan içsel dürtüleri anlamaya çalışırken, o dürtülerin kaynağından yola çıkmak gerekir. "İçimden böyle geliyor" dediğimiz anları değerlendirir ve  biraz da derinine inecek olursak bu dürtülerin kaynağı olarak aklı, vicdanı, kalbi ve nefsi karşımızda buluruz. Bizar düşünür ve ayrıştırmaya çalışırsak, mantıksal süreçlerde hissedilenlerin akıldan, duygusal süreçlerde hissedilenlerin kalpten, sorumluluk hissi, acıma, merhamet gibi duyguların, vicdandan ve hırs, öfke, şehvet, kibir gibi duyguların da nefisten geldiğinin ayrımına varıyoruz.

 

İşte bu dürtüler neticesinde işlenen fiiler hayat yolculuğunu tarif etmektedir. Bu dürtülerin membağı dediğimiz merkezlerin her biri, sadece kendi alanında etkin değildir. Herhangi bir karara varırken, bir şeyi yaparken, bu merkezlerin beraber hareket ettiğini, yapılan şeyin duygusal, vicdani ve akli yönleriyle değerlendirildiğini görürüz. Söz konusu merkezlerin, yerinde ve orantılı çalışmaları durumunda dengeli bir hayat yaşanırken, birinin öne çıkması durumunda dengeler bozulmaktadır. Örneğin dünyevi aşkı ele alalım. Kişi aşık olduğu zaman kalp en öne çıkıp, meselelerin aklın süzgecinden geçirilmesini engelliyor ve aşkın gözü kördür dedirten hareketlerin sergilenmesine sebep teşkil ediyor. Aşktaki bu durum insanın tam olarak ayrımına varmadan içine düştüğü bir süreçtir. Daha kötü ve sakıncalısı ise nefsin öne çıkıp, tüm  kararların, şeytanın bir şubesi haline gelmiş olan nefs-i emmarenin arzularını karşılamak için alınmasıdır. Çünkü bu arzular dizginlenmeyip, sonuna kadar gidilmesi şeklinde yaşanan hayatlarda, ne yazık ki şeytanın cazibesine kapılmış bir düşüşü seyretmek  mümkün.

 

Nereden geldiğini, ne için geldiğini ve nereye gideceğini hesab etmeyen, hatta unutmuş bir yaşantı, etrafı ateşle çevrilmiş bir akrep gibi kendini zehirlemekte, tövbe kapılarına yönelmediği sürece hangi tarafa yönelirse yönelsin, oradan bir zarar hasıl olmakta ve bu zararlı durum bir süre sonra hayatın kendisiymiş gibi algılanmaktadır. Temel kaidesi 'zevk almak' olan bir hayatın, insanı sürükleyeceği çukur, hiç şüphesiz 'esfeli safilin'¹dir

 

Bu diyarda baki kalmanın imkanı yokken, böylesi bir hayatı tercih etmek, dünya hayatının sona ereceği gerçeğini, "Hayat kısa, tadını çıkar!" gibi bir yaklaşımla yorumlamak ve bu yorum neticesinde seçilen yollar, her köşesi şeytanın cazibedar hileleriyle süslenmiş, parlaklığıyla sarhoş eden,  zehri altın kasede sunan, şaşaalı bir sefaleti çıkarıyor karşımıza.

 

İşte tam da bu açmazın içerisinde 'neden ve nasıl soruları' dolaşmaya başlıyor zihnin kıvrımlarında. Nasıl olur da insan bu noktaya gelebilir? Ve neden göremez insan bu kötü gidişin sonunu?  Derken cevaplar dökülmeye başlıyor: Çünkü kazanılan her kötü haslet; kibir, kıskançlık, merhametsizlik, insan fıtratını biraz daha zedelerken, şeytanın insan üzerindeki cazibesine cazibe katarak ilerliyor. Her bir günahın ardından bir sonraki haram daha kolay, hatta meşru hale geliyor. Rezzak'ı unutarak faizi kolayca hazmetmek, başkalarının hakkını gasp etmeyi hatta çalmayı dahi tavsiye eden, daha güçlenmiş bir şeytanı; neticeleri hiç düşünmeyen, doyumsuz istekleri olan bir nefsi çıkarıyor karşımıza.

 

Sabrın ve kanaatin yetişmediği, tövbenin bulunmadığı çorak topraklara dönen bedenlerde, kalpler günahlarla karardıkça kararıyor. Ahireti unutup, yalnız ve sadece dünyanın zevkleri için çalışan bir varlığa dönüşüyor insan.

 

Esfeli safiline doğru giden bu yolculukta, nasıl oluyor da, bu yolun yolcusu kötü gidişi fark etmiyor ve şeytan, muhataplarının karşısına nasıl bir vaadle çıkıyor da, onun sunduğu zehir hiç tereddüt etmeden şerbet sanılarak içiliyor?.. Aslında şeytanın vaadettiği bir şey yok. Onun yapmaya çalıştığı şey, insanları 'dünya perest' hale getirerek, ahirete dair ne varsa unutturmaktır. Böylece haramı kolaylaştırmak, hayatı dünya hayatından, insanı da bedeninden ibaretmiş gibi algılanmasına yol açmak, ibadetten uzaklaştırıp, tövbeden men edip, Allah'ın emir ve yasaklarını 'çağ dışı' şeyler olarak göstermektir. Neticede fıtratın tahribatını sağlayarak kendini bilmez, aslını bilmez, inançlarından çok uzağa düşmüş, zevk için yaşayan ve ona verilenlere asla şükretmeyen, eksik gördüğü şeyler için daim isyan eden bir müflise çevirmeye çalışıyor insanı. Ve de insan bu ard niyetin arkasındakini, yani şeytanı da unutup, içinden gelen kötülüğün, nefsani arzular olduğunu görmeyip, 'benim seçimim' demeye başlayınca, düşüş başlıyor. Varlığının unutulması ise oldukça kolaylaştırıyor şeytanın işini. Sonra insan bu yolda diğer değerlerini de kaybediyor; kalbi kararmış, vicdanı körelmiş, aklı yanlızca hırs ve hazlara ulaşmak için çalışan, duygudan, sevgiden, merhametten uzak, beton grisi bir hal alıyor.

 

Bu düşüş sarhoşça yaşandığı için; İlahi bir uyarı niteliğindeki musibetlerle de karşılaşılıyor. 'Başını bir yere çarparak ayılmaya' neden olabilecek bu uyarılar doğru algılanmıyor da şeytanın tavsiyesi üzere daha da isyan eden, başına gelenlerin nedenlerini anlamaya çalışmak yerine, "Beni mi buldu?" diyerek nefret kusan isyankar bir varlığa dönüşüyor  Alayı İlliğinde yaratılmış olan şerefli mahluk.

 

Kurdun kuzuya karıştığı, iyiyle kötünün, yalanla doğrunun, haramla helalin neredeyse iç içe geçtiği şu ahir zamanda bir kere ayağı kayan kimsenin, eğer ki Allah(c.c.)'ın ipine tutunup da kalkmak için gayret göstermez, tövbeye sarılarak içine düştüğü bu çamurdan temizlenmeye çalışmazsa, artık durumun kötüye gitmesi, şeytana itaat eder hale gelmesi, hiç de zor olmuyor. Bir kimse ki,  ömrünü bu şekilde tüketmiş ve  bir kez bile tövbe etmemiş, hatta kendi gibi olmayanları; inançlarını yaşamak isteyenleri, küçümsüyor, dinin adını duymaya bile tahammül edemiyor,  kendi uzaklaştığı için, hissedemeyip de yaşayamadıkllarını, kimsenin yaşamasını istemiyor... İşte artık onun için Rahman'ın affı haricinde bir kurtuluş kalmamıştır bir tövbe-i nasuh² ile dönüp de Hakka yönelmediği sürece...

 


[1] Esfeli safilin: aşağıların aşağısı

[2] Tövbe-i nasuh: Kur'ân'a ait bir kavramdır. Ciddî, halis ve safi olarak,  günahların bağışlanması için yapılan tevbe.

 

Yorum yazabilirsiniz.

Yorumlarınız onaydan sonra yayınlanacak olup eposta adresiniz sitede görünmeyecektir. Lütfen hakaret içeren sözler yazmayınız.
Melahat - Ferhan 06.12.2009 08:55:19 civarında dedi ki:
Çok güzel olmuş gözlerim yaşararak okudum. Yazılarının devamı dileği ile...
0.013 sn.