• A
  • A
09.04.2016
Yaşarken

Biz ve Dünya

Başlarımız koltuğunun altında, döndün durdun Dünya. Döndükçe savurdun alnımızın terini, gözümüzün yaşını. Tüm saatleri çıkarsak yorgun bileklerden, gözlerimizi kaçırsak duvardaki saatten, durdurabilir miydik arkasına bakmadan baş aşağı akan zamanı? Kaç ümit boğuldu sularında, kaç hayali yarıda bıraktı toprakların, duydu mu ruhun?
Biz duyduk. Son ses dinledik felaketleri ve acı ihtimalleri "Acaba?!"lar radyomuzda.

Öyle kalabalıktın ki, yalnızlığıyla her birimize yalnız oluşumuzu sevdiren Ay'a şikayet ettik seni.
Dedik ki "Vurdumduymazın teki. Kırdık, kırıldık, katlettik, katledildik. O, kılını bile kıpırdatmadı!"
Talihliydik, "Neden yaptınız?" diye sormadı Ay.
Dedik ki, "Çok müsrif. Bir çırpıda harcadı masumiyetimizi, gençliğimizi ve hatta bilgeliğimizi."
Talihimize yine sormadı "Korumak için ne yaptınız kendinizi? " diye.
Ay, acıdı halimize: "Yürekleriniz misafirimdir bu gece!"

Sessizlik, sözsüzlük hoşumuza gitti önce. Ama sonra sesin ve sözün kaynağı bizzat biz olduk. Ünlemler, soru işaretleri ve üç noktalar doluştu yüreğimize. Yalnızlık; konuşanın, dinleyenin ve susasın olmaması demek ise öğrendik ki, suskunluk ve yalnızlık yalnızca masallarda olurmuş. En kurnazımız bile kandıramamış kendini, bir dinleyeni olmadığına. Yüreğimiz muhatabının hasretine dayanmaz, sessizliği kendi doldururmuş. Meğer biz, hiç yalnız olmamışız Dünya.

Olmadı işte! Barınamadık orada da. Başımız öne eğili, istikamet selvi ağaçlarının altındaki kürkçü dükkanı.
Dönmeden evvel en cesur olanımızın yüreği, Ay'ın bir ucuna oturup ayaklarını sallayarak seni izledi uzaktan.

"Bir ton yıl boyunca izin verdi üzerinde yaşamamıza" diye düşündü. Orada gece ve gündüz vardı. Soğuk da vardı sıcak da. Suyu ve ateşi birlikte bulduk. Birbirimizi bulup, kalabalıklar olduk. Sonra aşk'ı bulduk, milyarlık dünya tek bir cana nefes olmak için dönüyor sandık. Var olmayı da öğrendik, yok etmeyi de.

Ama aşikar olan bir şey vardı ki, biz sendeki zıtlıkları senin becerinle yaşatamıyorduk. Acı çekmeden iyileşemediğimiz, kaybetmeden bulamadığımız bir yerde biz 'diğeri' olmaktan korktuk.

Düşün ki duvarlar nasıl hem korunaktır, cesaret verir; hem de kısıtlar esaret verir; zıtlık da aynen böyle fikrin yaklaşımına göre anlam değiştirebilen bir kavramdır. Tüm mesele, bir yap-bozun muntazam parçaları gibi bir araya geldiğimizde neler oluşturabildiğimizi unutmamaktır.

Ama biz ötekileştirdik bizim gibi olmayanı; sahip olmadığımıza sahip olana ve sahip olduğumuza sahip olmayana hep öfke duyduk.

Beslediğimiz öfke sonunda sana da yöneldi. Sana düşman olduk.
Biz seni neden mi suçladık?
Çünkü sen satılmadın; kendini bize bırakmadın.

Şu gürültü patırtı tependeki, ağlaması çocukların korkudan,
hani çaresiz çığlıklar duyuldu ya dört bir yandan,
inan yenilen pehlivanların hırçınlığı hepsi.
Çünkü Dünya, sen hiç bizim olmadın ve olmayacaksın!

 

Yorum yazabilirsiniz.

Yorumlarınız onaydan sonra yayınlanacak olup eposta adresiniz sitede görünmeyecektir. Lütfen hakaret içeren sözler yazmayınız.
Nedim Yavuz 25.04.2016 00:00:00 civarında dedi ki:
Son zamanlarda okuduğum, tasviri kuvvetli yazılardan biri. Bundan dolayı olsa gerek ikinci kez okumama rağmen keyifle ve hiçbir satırını atlamadan okuduğum bir yazı oldu. Dünya ile problemi olan, dünyanın problemli bir yer olduğunu düşünenlere okumalarını tavsiye edeceğim satırlar kesinlikle. Ellerinize sağlık Gonca Hanım. Umarım yazılarınızın devamını okuma şansımız olur. Zira tasvirleriniz bunula sınırlı değil gibi bu yazının hissetirdiği kadarıyla..
0.004 sn.