• A
  • A
14.04.2016
Eleştiri

Film: Stalker

Bu filmi Saklı Gündem'in film eleştirileri ile ilgili bölümüne defalarca yazmak istedim ama zihnimde onunla ilgili o kadar çok şey vardı ki, buluşturup bir araya getirmeyi başaramadım. Bir ara genç bir insanla, oğlumla beraber Stalker'i tekrar izledim. Bazen konuştuğumuz bir konuyla ilgili filme göndermeler yaparak, bazen de doğrudan film üzerine tartışmaya başladık. Böylece yapılan tekrarlar, tramplendeki zıplama gibi engel aşırtıcı bir imkana dönüştü ve nihayet işte burada, tuşların başındayım.

Bir müddet ara verdikten sonra otistik bir takıntıyla dönüp yeniden izlediğim filmler, dur otur raflardan indirerek defalarca okuduğum kitaplar, bozuk bir plak gibi sabahtan akşama kadar binlerce kez tekrara aldığım müzikler vardır. İşte bu tekrarların arasında filmler bölümünün en tepesine koyarım Stalker'ı.[1] Birazdan aktaracaklarım ise bu filmin temasına ve tematik kurgusuna dair tümüyle kişisel görüşlerimdir.

Film 1979 yılının Sovyetler Birliği'nde, her türlü dini söylemin anayasayla yasaklandığı bir zeminde yönetmen Andrei Tarkovsky tarafından küçük bir bütçeyle çekilmiştir. İlk çekimlerin negatifleri henüz işlenirken yandığı için, filmin çekimlerinin küçük bir bütçeyle tekrarlandığı da filmle ilgili söylentiler arasındadır. Bulunduğu zeminin acımasız sansüründen kurtulmak isteyen yönetmenin anlatmak istediği yüksek manevi farkındalığı imgelerle gizleme çabası bir açıdan sıkıcı ve basit, diğer açıdan kapalı ve zor, bir başka açıdan ise derin ve muhteşem bir filmin üretilmesinin temel nedenidir. Fakat çabadaki samimiyet, anlatımdaki kapalı üslup ve asıl anlatılmak istenen manadaki derinlik filmin kendisini aşarak etkisinin günümüze kadar sürmesine neden olmuştur.

Stalker bazı açılardan sıkıcı gelecek düzeyde sade, sessiz, sözsüz ve basit bir filmdir. Oysa yaşadığımız evrende basit gibi görünen şeyler genellikle, karmaşık gibi görünenlere oranla çok daha karmaşıktır. Hatta bir kural olarak “evrende küçüklük ve basitlik ile derinlik ve karmaşıklık daima birlikte artar” bile denilebilir. Atom moleküle, molekül maddeye oranla daha karmaşıktır. Aynı şekilde kromozom hücreye, hücre gelişmiş canlı statüsündeki varlıklara oranla çok daha derin bir karmaşıklığın ürünüdür. Madde ve mana bir diğerinin aleyhine çalışır bu alemde. Maddi yapı basitleştikçe anlam denizi kendini daha güçlü ifade eder.

Mesela kitaplardan Küçük Prens hayatın derin anlamlarına dokunduğu için olsa gerek basitliğine ve kısalığına rağmen okunarak tüketilebilecek bir kitap değildir. Film kategorisinden Stalker gibi filmler de böyle bir basitliğe sahip olduğu için, her seyredildiğinde bir başka yönünü keşfetmek mümkündür. Bu nedenle bir kerede seyredilerek tüketilen ve sonrasında unutulan filmlerden değildir Stalker.

Benim şu övgülerimle, birazdan anlatacaklarıma kapılıp filmi izleyecek olursanız, bana içerlememeniz için hemen söyleyeyim; filmin üç ana karakteri ile başta ve sonda görünen bir iki yardımcı oyuncu dışında filmde insan yüzü göremeyeceksiniz. Bu söylediklerime ek olarak bir de köpekçik yer alıyor filmde. Filme ilgili dedikodulara bakılacak olursa o da film setine kazara girmiş ama ana temayla uyuştuğu için rolüne ilişilmemiş bir misafir oyuncudur.

Ayrıca filmin ilk yarım saatlik bölümü siyah beyaz çekilmiş, sonraki üç saatlik bölüm ise insanlardan soyutlanmış bir arazinin ortasında geçiyor. Bu bölümde filmin üç ana karakteri arasında geçen sınırlı sayıdaki diyalog ve oldukça geniş monologlar dışında sözel bir zenginlikle de karşılaşamayacaksınız. Filmin tüm repliklerini bir araya getirecek olsanız bir fasikülü belki doldurabilir. Sıklıkla tekrarlanan kavramsal birkaç söz duyacaksınız: Bölge, Oda, değişkenlik, tehlike, tehdit, dilek, dileklerin kabulü. Yine üç insan göreceksiniz: duraksayan, dinleyen, tedirgin, yorgun ve yavaş...
 


Çoğu zaman konuşma dahi olmaksızın üç kişi arasında geçen bu üç buçuk saatlik filmin nesine takıldığımı tamamen anlatmamı ise istemeyin, çünkü bunun mümkün olamayacağını biliyorum. Eylem, söz ve sanat duyguların binekleridir. Bir sarkacın iki yöne salınımı gibi açığa çıkarken hangi tabakada başladıysa, muhatabında da oraya ulaşır. Stalker her seyrettiğimde benim varlığımı aşarak farklı bir şeye dokunuyor; bu his bazen öyle bir noktaya ulaşıyor ki sonsuzluğun kalp atışlarını hissedebiliyorum. Belki de bu yüzden tekraren seyretmek usanç oluşturmuyor alemimde.

Varoluş gerçeğine dokunacak kadar senin varlığında ilerleyen bir şey, kalbini de açar, ruhunu da uyandırır; bu nedenle usanç oluşturmaz. Aksine o gıda gibidir; muhatap olup doyduktan kısa bir süre sonra yenilenen bir ihtiyaç ile ona olan özlem tazelenir; senin için adeta yeniden doğarlar. Şefkat böyledir; anne bebeğine, bebek annesine sarılmaktan usanır mı? Aşk böyledir; aşık için maşuktan usanç gelir mi? Mutlak gerçeklik böyledir, onun sonucunda yaşanan aşkınlık da böyle. Aşkınlığın kökleri ise acziyete uzanır. İnsan acziyetle gerilir, ona sınır koyan kabuğundan kurtulur, sınırı aşar, sınırlıdan geçer, nihayet sonsuzluğa uzanma imkanını elde eder.[2]

İşte bu film de insanın varoluşuyla derin bağları olan 'acziyet' gibi bir kavramı merkezine alıyor. En temel denklem ise bana göre acziyet-kibir denklemidir. Bunu takip edecek kavramı özetlemek isteseydim ümit ve tecrübeden hasıl olan bir 'iman' durumu olarak ifade ederdim. İkinci temel denklem ise iman-küfür denklemidir. Elbette filmde işlenen kavramların ve denklemlerin tümü bunlardan ibaret değil; yakarı, umut, karamsarlık, ihanet gibi ilgili birçok kavrama da yer verilmiş filmde ve karakterler tümüyle bu kavramlar üzerine oturtulmuş. Belki de bu nedenle iman ediş gerçekliğini varoluşsal düzeyde işleyen ender filmlerden birisi, belki de biricik örneğidir Stalker.

Yine filmin karakterlerini kendime göre tanımlayayım: Acziyet, tevazu ve bilgelikle donanmış, bu donanımla gerçeğe algısı açılmış bir iz sürücü 'Stalker' filmde kalbi temsil ediyor. Zihninde kendisinden başka herhangi bir şeye dair kaygısı bulunmayan bencil, sorumsuz ve göründüğünden çok daha cahil bir basın üyesi 'Yazar' nefsi temsil ederken, kendinde her şeyi yapabilme kudreti gören ve bunun için her şeyi yapabilecek kadar hırslı, evrenin fizik yapısına dair oldukça bilgili bir akademisyen 'Bilim İnsanı' ise benliği temsil ediyor. Film bu üç insanın Bölge olarak adlandırılmış yerdeki bir günlük serüveninden ibaret.
 

   Stalker                                                                 Bilim İnsanı                                                           Yazar
 

Neden serüvenin ana karakterleri Stalker, Yazar ve Bilim İnsanı'dır? Bu sorunun doğru cevaplarını bulabilmek için bu üç karakterin gerçek hayattaki karşılıklarını bulmalıyız:

İz sürücülük görüneni aşan bir anlayış ve ayrıntıda güçlü bir farkındalığı gerektirir. İzlerden eylemlere, eylemlerden o eylemlerin sahibine uzanarak işlerin üzerindeki aleladelik perdesini sıyıran derin anlayışa sahiptir. Yap-bozun parçalarını birleştirerek bütüne ulaşabilen şu ciddi farkındalık ona izini sürdüğü gerçeği takip edebilme cesaretini de verecektir. Ereğe dair izlerin silinmemesi için gösterdiği itinalı gayret ve gerçeğe muhatap olmaya dair sahip olduğu yüksek arzu onun kibrini öldürür ve onu şekil alabilir bir hale sokar.

Onun derdi kendini bulmak veya satmak değildir, yalnızca izlerin temsil ettiği şeye ulaşmaktır. Bu nedenle an gelir yerlere yatar iz sürücü ve dinler, yeri gelir çamurları yoklar, pislikleri koklar ki iz bulabilsin. Kendisi de dahil olmak üzere kimsenin izleri silmesini, onlara fazladan bir şey katmasını veya izlere başka ortakların karışmasını istemez; aksine onları mümkün mertebe olduğu gibi koruyarak muhatap olmaya çalışır. Çünkü izler dokunulmadıkları sürece sahibini anlatabilir ve saklamaksızın ona işaret edebilirler. O tam anlamıyla bir 'tümevarımcı'dır; yani onun amacı birçok şeyi birleştirerek 'bir'e ulaşmaktır. Öyleyse iz sürücü katmaktan çok katılabilmeyi, şekillendirme iddiasından öte şekil alabilmeyi ifade eder ve Stalker böyle âlemin temsilcisidir.

Yazara gelince; medya tribünlere oynayan, tepeden bakan, sinsice şekillendirmeye çalışan ve sessizce ama merhametsizce yöneten bir dünyadır. Orası yol gösterici rolü oynayan yol kesicilerin, felaket senaryosu tacirlerinin, "Vatan ve millet için!" diyerek kendini pazarlayan hainlerin hakim olduğu bir alandır. Böyle bir çevrede yaşamak, o yaşanan çevre görünüşte ne kadar sükseli olursa olsun insanı mutsuz ve kederli yapar. Filmin başında görüntülenen Yazar'ın gösterişli dünyası mutsuzluk ve umutsuzluk doludur. Onun hayata dair bu kederli algısını dağıtacağı bir atmosfere ihtiyacı vardır. Filmin en başında bir tek sahnede görünen ve Yazar'ın kederli dünyasını hafifletmeye çalışan şuh kadın Yazar'ın sevgilisidir. Kadın Yazar'ın sosyal imkanlarından faydalanmak isteyen, gerçeğe dair tecrübeyi dahi hevesli bir sosyal etkinlik olarak gören asalak konumundadır. Yazarın çıkarcıl ilişkisinin uzamı olan bu sevgili, böyle bir dünyada yaşamak isteyen yazarın çıkar ve haz üzerine kurulu kederli dünyasını ve gerçek sevgiden mahrum çevresini temsil eder. 

Bilim ise ancak kontrol edebildiği şeye güvenen, hükmü altına alabildiği alana yaşam hakkı tanıyan ve kontrol edebilmek için zemini tahrip etmekten çekmeyen narsistik bir evrendir. Bu kırılgan aşırı öz-saygı, beklentiyi yükselterek insanı yalnızlaştırır. Bu yüzden bilim şehrinin derinliklerine indikçe sokaklar tenhalaşır. Filmdeki Bilim İnsanı da yalnızdır ve dünyasında dostluk yoktur; onun suskun ve kibirli yalnızlığı böyle bir evreni temsil eder.

Bu evrenin içerisinde ruha yer yoktur. Bilim duygudan yoksun, robotsu bir tavırla önüne gelen her şeyi maddeye indirgeyerek tanımlar, sınıflandırır ve etiketler. Tanımlayamadığı her şey ona rakip ve yabancıdır. Yabancı konumundaki şeyi tanıma fırsatı bulduğunda onunla iletişim kurmaz, dinlemez ve anlamaya çalışmaz. Çünkü maddeye olan aşırı ilgisi onu duygusal olarak sığlaştırmış ve maneviyata köreltmiştir. Onun tek amacı sonucu tetikleyen sebebi bulmaktır. Çünkü manevi körlüğü yüzünden "Nasıl?" sorusuna cevap bulduğunda "Niçin?" sorusunun anlamsızlaşacağına inandırmıştır kendini. Bilimin uzanabildiği keşif alanları ise sınırlıdır ve hırslı akademisyenlerin gözleri oralara dikilmiş durumdadır; haliyle bu alanlar rekabetle doludur. Merhametsiz rekabet ise derin bir kıskançlığa neden olur; kıskançlık ise soluksuz bir yarış psikozunu doğurur. Bu ruh halindeki bir insan, insan ruhunun gerçek mutluluğunu unutmuştur; o sadece kibrini tatmin edecek ve narsistik yalnızlığını geçici olarak da olsa giderecek bir zafer peşindedir. Ben merkezli bu kaygı, o zaferi kazanırken çevresine ne tür zararlar verdiğini elbette ki önemsiz görecektir.

Oysa Stalker'in görünüşte sıkıntılar içerisinde görünen çevresi, aynı zamanda samimiyetle doludur. Onun hem toplandıkları yerin sahibi olan bir dostu, hem de ailesi vardır. Eşi histerik ama merhametlidir. Çünkü Stalker gibi insanların çevreleri çelişkiye açıktır. Çevrelerindeki insanlar bir yandan dünyanın çağrılarının, diğer taraftan Stalker'in gerçeğe dair söylemlerinin etkisi altındadırlar. Bu durum onları bir bu tarafa bir o tarafa çekerek derin bir çelişkiye sebep olur. Uzun süre devam eden çelişki ise kaçınılmaz olarak histeriyi doğurur.

Yürüme engelli çocuk doğrudan Stalker'e bağlı olan insanları temsil eder. Onlar iz sürücülerin merhametli omuzlarında hareket imkanına kavuşabilirler. Görünen dünyanın maskarasıdır bu insanlar. Ortalama insanlar bunların samimiyet dolu hallerini gülünç bulur; karşı taraftakilerin ise bu zayıflık aradığı şeydir ve bu insanlar o merhametsiz zalimlerin yumruklarının hedefi olur. Oysa bu dünyanın Monkey'leri gerçekte bilinmeyen ve bildirilmeyen bir alemin sultanlarıdır. Onlar kuvvet ve dünyevi imkanlar açısından aciz ve engelli olabilirler, ama muhteşem bir şeyin, maddeye hükmeden mananın sahibidirler.
 


Bölge'ye gelince: Görünenin ötesindeki bir kudret ve bilincin yansıma alanı olarak kendini gösteren Bölge'nin zemini bazen kural dışı olarak hareketlenir ve bu durum yalnızca diğerlerinin izlemediği anlarda Stalker tarafından görülebilir. Diğerleri izlerken Bölge'de her şey normalleşir, sıradanlaşır: Burası bir demir yoludur, şurası da tarla, bu telefon bir direğidir, şu terk edilmiş bir araba, burası da harabe... Bu nedenle, her isteğin kabul edildiği harikulade bir yere gittiklerini düşünen ve sıra dışı bir yapıyla karşılaşacaklarını uman Yazar ve Bilim İnsanı için Bölge tam bir hayal kırıklığına yol açar. Stalker'in zeminin asıl yapısına ve o yapının arkasındaki iradeye uygun olarak takip ettiği ritüeller onların nazarında saçma sapan bir hal alır.

Aynen yaşadığımız şu zemin ve içerisinde bulunduğumuz bu hayat gibi. Ne tuhaftır şu hayat; doğru görüneni yanlıştır, bu zemine uygun duran değil ters duran düzdür. Bu haliyle mayın tarlasında yürümek gibidir bu serüven: Bilen tedirgin ve kuşkulu, bilmeyen rahat ve emin; gören zikzaklar çiziyor, görmeyen düz gidiyor amaca doğru; anlayan duraksıyor ve dinliyor, anlamayan atlıyor üzerine sahiplenmek için. Oysa hem hayatta hem de evrende, görünenle onun temsil ettiği gerçeklik arasında tam bir çelişki vardır.

Konuşmalarından anladığımız kadarıyla gerçek hayatında da kestirmeleri tercih eden Yazar'ın Bölge'ye geliş amacı, Bölge'deki gerçeklikle tamamen ilişkisizdir. Hatta onun emelleri Bölge'deki İrade'nin derin bilinciyle çelişmektedir. Bölge ancak zavallıların ve acizlerin geçmesine izin verirken o sosyal konumuna dair emellerini gerçekleştirmek ve bunun için gerekli gördüğü dehayı istemek için çıkmıştır yola. Umutsuz bir inanca sahiptir ve onu gerçekleyen sıradan bir ortamla karşılaşır.

Bilim adamının emeli ise içerisinde bulunduğu bilimin emelleriyle tümüyle örtüşmektedir. O Bölge'den bir şeyler istemek için değil, Bölge'yi kontrol altına almak için gelmiştir. “Kontrol edemediğini tahrip et!” ilkesiyle, orayı tek başına kontrol etmesinin mümkün olmadığını bildiği için küçük ama tahrip gücü yüksek bir bombayla Bölge'deki Oda'yı ortadan kaldırmak için yola çıkmıştır.

Oysa Stalker'in defalarca ifade ettiği gibi Bölge tuzaklarla doludur. Bu kez Stalker'i dahi şaşırtacak kadar sıra dışı bir tuzak kurar Bölge. Yazar'ın emellerini gerçekleştirmesine izin vermemek için ve Bilim İnsanı'nın kontrol tutkusunu bertaraf etmek için, Stalker'in dahi o güne kadar görmediği bir şekilde sıradanlaşır.[3] Onlar serüvenleri esnasında, Yazar'ın başlangıçta duyduğu bir “Dur!” ihtarı dışında hiç bir engelle karşılaşmazlar. Bilim İnsanı'nın çantasını almak için ayrılarak kolayca eski yerine gelmesi ve rahatça çayını yudumlaması karşısında Stalker'ın verdiği tepkiden, Stalker'in Bölge'de daha önce böyle bir durumla karşılaşmadığını rahatlıkla anlayabilirsiniz. Onların bu engelsiz yürüyüşleri Bölge tarafından Tolstoy'un "En Büyük Günah!" isimli hikayesindeki 'kırk yıl sonra gelen ceza'ya benzer bir şekilde cezalandırılmalarından başka bir şey değildir.
 

  
 

Devam eden süreçte Stalker her ikisinin de nazarında her aşamada biraz daha değersizleşir ve başlangıçta kendisine yol gösterici bir kahraman olarak bakılırken, sonuçta sıradan bir haine dönüştürülür. Yazar kendinden beklendiği şekilde anlamaya çalışmak yerine anlatır, yazarcasına tanımlar. Nihayetinde Stalker'e atfettiği bir ihanet senaryosuyla tüm yaşamı boyunca biriktirdiklerini adeta kusar orta yere. Kendi dünyasının çelişkili gerçeklerini Stalker'ın üzerine yansıtarak onda seyreder; kendi dünyasından, o dünyanın kurallarından, ihanetinden, kurnazlıklarından ve nihayet kendinden nefret ettiği gibi Stalker'dan da, onun Bölge'sinden de nefret eder, tiksinir.

"Ben senin Oda'na girmeyeceğim. Kendi içimdeki pisliğin başka birinin başına dert olmasını istemiyorum. Seninkine bile. Ben Kirpi gibi boynumu ilmeğe geçirmeyeceğim. Bunun yerine evimde, huzurla, ölene kadar içmeyi tercih ederim. Bölge'ye hep benim gibi insanları getiriyorsan, insanoğlu hakkında hiçbir şey bilmiyorsun demektir, izci. Ve bir şey daha: Bu mucizenin gerçekten de olduğunu sen nereden biliyorsun? Burada gerçekten de tüm dileklerin gerçekleştiğini sana kim söyledi? Hayatında, buranın mutlu ettiği tek bir insan bile gördün mü?"

“Senin içini okuyabiliyorum! İnsanlar umurunda değil! Sadece para kazanıyorsun, acımızı kullanarak! Para bile değil, kendini eğlendiriyorsun; her şeye gücü yeten tanrı gibisin burada. Sen, ikiyüzlü alçak! Kimin yaşayacağına ve öleceğine karar veriyorsun. Düşünüyorum da şimdi neden iz sürücülerin odaya girmediklerini anlıyorum. Bu güçten, gizemden, otoritenizden zevk alıyorsunuz!”

Yazar'ın bu kesin ve keskin duruşu bombasını çalıştırmak üzere olan Bilim İnsanı'nı da etkiler. O da Bölge'nin sıradan bir yer olduğuna hükmeder ve Bölge'deki “dileklerin kabul edildiği yer” olarak tanımlanan Oda'yı tahrip etme emelini anlamsız bularak bundan vazgeçer. Stalker ise yıkıktır; başlangıçtaki kehaneti gerçek olmuştur. Gelen kişiye göre şekillenerek tuzaklarını her defasında yenileyen Bölge, bu kez aşılması neredeyse imkansız denecek türden bir tuzakla tekrarlamıştır bunu. Masumla haini, zavalıyla kibirliyi ayırt edecek cinsten bir tuzak kurmuştur. Tuzak amacına ulaşmış kibirli ve hain olanlar, gerçeğe ve gerçek Bölge'ye kıyısından bile temas edemeden ortasından geçip gitmişlerdir. Bölge, gerçekten öldürmeye oranla çok daha büyük bir ceza vermiştir onlara; gerçeği anlamalarına izin vermeyerek manen öldürmüştür onları.

Filmin son birkaç sahnesinde ise acı ve acziyet içerisinde kıvranan bir Stalker, onu teselli etmeye çalışan anlayışlı bir eş, harikulade yeteneklere sahip engelli bir kız ve filme hariçten giren köpek kalır.
 

    
 

Son olarak filmden bazı replikler

Giriş:

"Neydi o? Göktaşı mı? Kozmik uçurumun sakinlerinden bir ziyaret mi acaba? Bir yol ya da diğeri, küçük ülkemiz bir mucizenin doğuşunu gördü: Bölge. Oraya derhal asker gönderdik, dönmediler. Sonra polis kordonuyla bölgeyi kuşattık. Belki de doğru olan buydu; ama bilmiyorum."

İçlerinde 'başka dünyaların' varlığına inanan, inançlarıyla yaşayan, mutsuz, bir yere kadar umutsuz insanlardır. İz sürücünün peşinden umuda ulaşmak isteyenler, hep isteyenler, sadece isteyenler; yaşamla aralarındaki bu bağlarını ise bu tüketilmeyen son umuttan alanlar...

Ender diyaloglardan biri

Yazar: “Yani iyi olanların geçmesine ve kötülerin ölmesine mi neden oluyor?”

Stalker: “Bilmiyorum. Sanırım tüm umutlarını yitirmiş olanların geçmesine izin veriyor. İyi ya da kötülerin değil; fakat zavallıların. Ama nasıl davranmaları gerektiğini bilmiyorlarsa, en zavallıları bile ölür."

Monologlar

Stalker: En uzun yoldan gitmek, en az tehlikeyi göze almaktır.
...
En derin dilek, tamamıyla senin yaradılışınla ilgili bir şey. Özünde olan ve senin hakkında hiçbir şey bilmediğin bir şey.
...
Bölge, bir sürü tuzaktan oluşan karmaşık bir sistemdir. Ve hepsi de ölümcüldür. Burada insanlar olmayınca neler olduğunu bilmiyorum. Ama insanlar burada görünür görünmez her şey hareket etmeye başlıyor. Eski tuzaklar yok olup yerine yenileri geliyor. Güvenli alanlar geçit vermez yerlere dönüşüyor. Artık sizin yolunuz kolay, şimdi umutsuzca bu işe bulaştık. Bölge, budur. Her an yeniden değişebilir. Ama bu da bizim, kendi şartlanmalarımızla yarattığımız bir şeydir.
 

  
 

Onların, bütün planlarının gerçekleşmesini sağla. 
Onların, inanmalarına izin ver.. ve onların, kendi tutkularına gülmelerine..
Çünkü onların tutku diye adlandırdıkları şey,
gerçek bir duygusal enerji değil; dış dünyayla ruhları arasındaki çatışmadır.
En önemlisi, kendilerine inanmalarını sağla; izin ver çocuklar gibi çaresiz olsunlar.
Çünkü zayıflık harika bir şeydir.. ve güç hiçbir şey...

Bir insan yeni doğduğunda, zayıf ve esnektir; öldüğü zamansa, kaskatı ve duyarsızdır.
Bir ağaç büyürken, körpe ve yumuşaktır; ama kuru ve sert hale geldiğinde ölür.
Sertlik ve güç, ölümün arkadaşlarıdır; esneklik ve zayıflık, varoluşun tazeliğinin ifadeleri..
Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı başaramaz.

Yazar

Sevgilim, dünyamız çok sıkıcı. Bu nedenle, telepati ya da hayaletler, ya da uçan daireler gibi şeyler yok. Dünya kesin kanunlarla yönetiliyor, ve dayanılmaz derecede sıkıcı. Yazık ki, o kanunlar hiç çiğnenmiyor. Kanunları nasıl çiğneyeceklerini bilmiyorlar.
...
Ne istediğimi ifade etmek için doğru sözcüğü nasıl bilebilirim? İstediğim şeyi, aslında istemediğimi nasıl bilebilirim? Ya da istemediğim şeyi istemediğimi? Bunlar anlaşılması zor şeyler. Onları adlandırdığımız an, güneşte kalan bir deniz anası gibi erir, çözülür, ve anlamları kaybolur. Bilincim, dünyayı kendi tarafına çekmek için vejetaryen olmak istiyor. Ve bilinçaltım bir parça et için çıldırıyor. Peki ben ne istiyorum? Dünya egemenliği mi?
...
Bir deneme daha. 
Deneyler, gerçekler, en yüksek durumun hakikati.
Gerçek diye bir şey yok; özellikle burada.
Tüm bunlar birinin aptalca buluşları. Hissetmiyor musunuz?
Ama sen, elbette bunun kimin buluşu olduğunu bulmalısın.
Ama neden? Bilgin ne işe yarıyor?
Bunun yüzünden kim vicdan azabı çekecek; ben mi?
Benim vicdanım yok; yalnızca sinirlerim var.

Bazı piçler beni eleştirir, yaralanırım.
Diğerleri beni yüceltir, yine yaralanırım.
Yüreğimi ve ruhumu koyarım içine, hem ruhumu hem yüreğimi telaşla yerler.
Pis ruhumu kurtarırım, onu da yerler.
Hepsi çok okumuş; hepsinin duyusal yoksunluğu var.
Hepsi sürü halinde geziyor, gazeteciler, editörler, eleştirmenler, sonu gelmeyen şefler! 
ve hepsi çok, daha çok istiyor!

Yazmaktan nefret ediyorsam ne tür bir yazarım ben?
Benim için sabit bir azap, acı dolu, utandırıcı bir uğraş...
Bir tür hemoroit sıkma ise..
Eskiden birilerinin benim kitaplarım sayesinde daha iyi olabileceğini düşünürdüm.
Hayır, kimsenin bana ihtiyacı yok!
Ben öldükten iki gün sonra başka birini midelerine indirmeye başlayacaklar.
Onları değiştirmek istedim, ama onlar beni değiştirdi. 
Beni kendi imgelerine uygun hale getirdiler.
‘Gelecek’, ‘şimdi’nin yalnızca devamıydı.
Ufkun gerisinde hayal gibi beliren tüm değişimlerle.
Şu an "gelecek" ve "şimdi" aynı şey.
Buna hazırlar mı?
hiçbir şey bilmek istemiyorlar! Tek bildikleri nasıl mideye indirileceği!
...
İnsanlık zerre kadar umurumda değil. Bütün insanlığın içinde, ilgilendiğim tek bir kişi var: Kendim. Gerçekten bir değerim var mı, yoksa diğer insanlar gibi sıradan biri miyim?
...
Ama dünyayı yönetmek istemek! Adil bir toplum kurmak! Tanrı'nın yeryüzündeki krallığı! Ama bunlar sadece basit dilekler değiller. Bu ideolojidir, eylemdir, konseptlerdir. Bilinçdışı merhamet, henüz hayata geçmeye hazır değil. Normal, içgüdüsel bir tepki olarak. Başka birisinin insana vermesiyle insan mutlu olamaz ki. Artık açıkça görüyorum ki, sizin planınız insanlığı iyi eylemlerle nefessiz bırakmak. Bana sorarsanız, ben kendim ve sizin için zerre kadar endişeli değilim. İnsanlığın geri kalan kısmı için de.
 

  
 

Yazar ve Bilim İnsanı arasında ikinci bir diyalog ve sonra Stalker 

Yazar: Hayatım da hiç mutlu insan görmedim. İnsan eziyet çektiği için sorunlu olduğu için yazar. Diğerlerine ve kendine bir değeri olduğunu ispatlamak ihtiyacındadır. Peki, dahi olduğuma eminsem niye yazıyorum o zaman. Ne halt etmek için… Her durumda tüm bu teknoloji, tüm bu yakıp kavuran ocaklar, tekerlekler… Ve diğer haltlar. Daha az çalışmak ve daha yemek için tasarlanmış. Bunlar sadece desteklerimiz ve yapay uzuvlarımız. İnsanlık sanat eserleri yaratmak için var olur. Diğer uğraşlardan farklı olarak, bu bencil ve çıkarcı bir uğraş değil.  Muhteşem yanılsamalar! Mutlak doğrunun imgeleri! Beni dinliyor musun profesör?

Profesör: Ne cömertliğinden bahsediyorsun sen?  İnsanlar hala açlıktan ölüyor. Aydan mı geldin?
Yazar: Ve onlar bizim zeki aristokrasimiz sayılıyorlar. Soyutlamalarınla düşünme becerin bile yok…

Profesör:  Bana hayatın anlamını mı öğreteceksin?  Ve nasıl düşünmek gerektiğini?  
Yazar: Çok yararsız. Bir profesör olabilirsin ama cahilsin.

Stalker: Hayatımızın anlamı sanatın çıkar gözetmezliği hakkında konuşuyordunuz. Müziği ele alalım örneğin. Gerçek ile bağlantısı diğer şeylere göre çok az. Bağlantısı olsa bile, bu bağlantı mekanik bir yolla kuruluyor, fikirler yoluyla değil. Yalnızca sesle, herhangi bir çağrışımdan yoksun. Ve buna rağmen müzik, mucize gibi yüreğimize işliyor. Armoni haline gelen gürültüye yanıt olarak içimizde yankılanan… Onu en büyük hazzın kaynağı haline getiren… Bizi sersemleten ve bir araya getiren ne? Tüm bunlara neden ihtiyaç duyuluyor? Ve en önemlisi, kim ihtiyaç duyuyor? “Hiç kimse ve hiçbir nedenle” diyebilirsiniz. Çıkarsızca…

Sonuç olarak, bence her şeyin bir anlamı var.
Anlamı ve sebebi...


Stalker ve sonrasında eşi

Hayır! Hiç sanmıyorum. Yine de her şeyin biraz anlamı vardır. Anlam ve nedeni… Kendilerini entelektüel sanıyorlar, bu yazar ve bilim adamları. Hiç bir şeye inanmıyorlar. Yarar eksikliğiyle körelten yayın organları var… Onları görmedin mi boş boş bakıyorlar. Düşünebildikleri tek şey kendilerini nasıl satabilecekleri.  Çok ucuz olmadan. Nasılsa her duygusal hareketlerinden mümkün olduğunca çok kazanırlar. Bir amaç için doğduklarını ve talep edildiklerini sanarlar. Yine de yalnızca bir kez yaşarlar. Böyle insanlar bir şeye inanabilir mi? Ve kimse inanmaz. Yalnızca şu ikisi değil. Hiç kimse!
...

Senin gözlerini seviyorum, sevgili arkadaşım.
Öyle tutkulu ve ışıl ışıllar ki.
Yukarı bir anda bir bakış fırlattığında...
Cennetten çıkmış gibi ışıklı,
Bunu baştan başa karşılamak için oradayım.

Onunla mutlu olacağıma emindim. Çok acı çekeceğimi de biliyordum elbette. Ama gri, sıkıcı bir hayata sahip olmaktansa keskin mutluluk daha iyidir.
Ama sonra bana yaklaştı ve benimle gel dedi. Gittim ve hiç pişman olmadım. Asla! Çok acı çektik. Çok korku ve utanç yaşadık. Ama hiç pişman olmadım ve kimseyi kıskanmadım. Bu sadece bizim yazgımız, hayatımız; işte bu. Ve talihsizliklerimiz olmasaydı daha iyi durumda olmazdık. Kötü olurdu; çünkü hiç mutluluk olmazdı ve hiç umut kalmazdı.
 

Bölge

Ve bir zamanlar,
müthiş büyük bir deprem olmuştu.
Ve güneş, saçlardan örülmüş
tövbe giysisi kadar siyah olmuştu.
Ve ay, tamamen kan kırmızı olmuştu.
Ve gökteki yıldızlar,
tek tek yer yüzüne düştü.
Müthiş bir rüzgarla
sarsılıp sallanan incir ağacı
bütün ham incirlerini dökmüştü.
Ve gökyüzü,
sarılmış bir parşömen gibi ikiye ayrılmıştı.
Ve her ada, ve her dağ,
bulundukları yerden hareket etmişlerdi.
Ve dünyada bulunan krallar
ve büyük adamlar
ve zenginler, ve varlıklı olanlar
ve güçlü ve özgür olan her kişi kendilerini mağaralara ve dağların
arasındaki kayalık yerlere saklamışlardı.
Ve dönüp dağlara ve kayalara
dediler ki, "Üzerimize düşüp...
bizi şu an tahtta oturan hükümdarın varlığından kurtarın.
Ve masumların gazabından.
Onun hıncını alma günü
geldiği zaman...
ayakta durmayı başaran kim olacak?"

Ve iki gün sonra, aralarından iki kişi
yaklaşık 60 mil uzaklıktaki bir köye doğru yola çıktılar.
İsmi...
Ve aralarında her konu üzerine gevezelik ediyorlardı.
Ve onlar aralarında tartışıp söyleşirlerken.
O, kendisi suretini gösterdi.
Ve onlarla yürümeye başladı.
Fakat gözleri onu tanımamaları için engellenmişti.
Ve O dedi ki:
"Birbirinize sarf edip durduğunuz bu sözler de ne,
ve neden bu kadar üzgünsünüz?"
Ve aralarından biri, ismi...

Şiirler

işte yaz geçip gitti
hiçbir iz bırakmadan
güneş hala ısıtıyor
ama artık yetmiyor

avucumun içine yerleşen
yumuşacık beş parmak gibi
her şey gerçek olabilir
ama artık yetmiyor.

geriye güzellikler kaldı
kötülük zayıfladı
dünya şenlikle aydınlandı
ama artık yetmiyor

hayat her zaman katmanlı
endişeli ve eğlenceli
ve ben gerçekten şanslıydım
ama artık yetmiyor

yapraklar daha sararmadı
dallar fırtınayla kırılmadı
gün, cam gibi, her şeyi yıkadı
ama artık yetmiyor          
...
Aşağı indirdiğin zaman, gözlerini,
Aşkın yakıcı alevi yakıyor beni.
Ve hızla yere indirirken kirpiklerini,
Kasvetli bir ihtiras çağrısı beliriyor yüzünde.
 


[1]     Yönetmen Andrei Tarkovski'ye saygılarımla.

[2]     Bu kavramları tümüyle açabilmek için Saklı Gündem'de yer alan Merhamet ve Aşkınlık isimli diğer iki yazıya müracaat etmeniz önerilir.

[3]     Filmdeki asıl tuzağın imgesellik boyutunu merkeze almış bir eleştiri arıyorsanız lütfen bu sayfaya müracaat edin: https://eksisozluk.com/entry/14660993

Yorum yazabilirsiniz.

Yorumlarınız onaydan sonra yayınlanacak olup eposta adresiniz sitede görünmeyecektir. Lütfen hakaret içeren sözler yazmayınız.
zafer AYDINLI 22.04.2016 00:00:00 civarında dedi ki:
Dikkatli bir okuyucu için kitap tavsiyesinde bulunabilir misiniz? Heyecanla bekliyorum.
0.012 sn.