• A
  • A
15.03.2010
Yaşarken

Salıncak ve Gökyüzüm

Ağaçlar mutsuz muydu?
Gökyüzü hüzünlü müydü bu parkta?
Ve ben niçin gelmiştim buraya?

 

Günlerden bir gün, okuldan eve dönerken otobüste uyuya kalmışım. Çok alışkın olduğum bir durum. Son durakta Otobüs şoförünün seslenmesiyle uyandım. Sonra tekrar yürümek iyi gelir diye yürümeye karar verdim.

 

Yürümeye o kadar dalmışım ki, evin yolunu kaybettim. Her zamanki gibi hüzünlüydüm. Ama çok güzel bir sokakta yürüyordum. Kendimi bir an ‘Alice harikalar diyarındaymış gibi' hissettim. Ağaçlarla dolu, çiçeklerin rengârenk açtığı bir yol düşünün. Harikaydı, ama biraz tuhaftı. Sanki bu sokakta kimseler yaşamıyordu. O kadar sessizdi ki. Yoksa ben hala otobüste uyuyor muydum? Etrafıma baktım, en iyisi evin yolunu bulmaktı...

 

Sonra bir çocuk parkı gördüm. Ağaçlar etrafını sarmış. Güneşin ışıklarının ağaçların yapraklarının arasından süzüldüğü ve herbiri birer güneşcikmişçesine yere düştüğü... Hiç el değmemiş bir diyar gibiydi.

 

Ağaçlar ve salıncak...

İşte bunu görmek çok heyecan vericiydi. Yine tuhaf olan bir şey vardı etrafta. Bu çocuk parkında hiç çocuk yoktu. Yaşlı bir amca vardı, bir ben, bir de salıncaklar ve sincaplar...
Sincaplar da şaşkındı benim kadar.

 

Küçükken salıncağa binmeyi çok severdim, hangi çocuk sevmez ki özellikle de salıncak ağacın altındaysa. Salıncakta sallanırken başımı yukarıya kaldırırdım, böylece ağacın dallarını aşıp gökyüzüne ulaşırdım!

 

Salıncaklardan bir tanesine oturdum. Tam da istediğim gibiydi ağaçların altında. Ağaç dallarının yardımıyla gökyüzüne ulaşabilirdim belki. Yaprakların ve bulutların tebessümleri altında.

 

Sanki arkamda babam varmış gibi...

"Daha hızlı. Daha hızlı baba"

Eğer etrafınızda küçük bir kız çocuğu daha hızlı sallanmak istiyorsa,

İzin verin gökyüzüne ulaşsın!

 

Ama gökyüzüne tek başıma ulaşmak cazip gelmedi. Eğer bir çocuk gelseydi ona gökyüzünü anlatacaktım ama gelmedi. Neden hiç çocuk yok. Sokakta yok. Otobüste yok. Trenlerde yok... Bu çocuklar neredeydi? Ben böyle mızmızlanırken sincaplar da ürktü ve kaçtı.

Yapayalnızdım...

 

"Pink Floyd" gibi bağırmak istedim bir an!

 

"Çocukları evlerine geri getirin!

Çocukları evlerine geri getirin!

Bırakmayın çocukları kendi başlarına...

Çocukları evlerine geri getirin!"

 

Yoksa hiç çocuk olmamak mı vardı bu ülkede? 

Amerika'da çocuk olmak, buğulu camdan bakmak gibiydi...

Artık çocuklar duvarların ardında büyüyorlardı. İnsanların ördüğü duvarlar arasında... 

Duvarları olmayan evler yapmalıydı mimarlar. Ya da yıkılmalıydı duvarlar! 

Rüzgârın hissedileceği, yağmurun ve yaprakların göründüğü evler... Güneş bilinmeliydi, ay görülmeliydi bu duvarsız evlerde... Çocuklar büyümeliydi duvarlarla örülmemiş dünyalarında.

 

Haykırmak istiyordum! Sahi, nasıl haykırıyordu Pinky?

 

"Ne kullanacağız doldurmak için boş yerleri?

Aç dalgaların kükrediği yerde

Karşı mı koyacağız bu yüzlerin denizinde?

Fazla ve daha fazla övgülerle,

Yeni bir gitar mı alacağız?


Çok güçlü bir araba mı kullanacağız?


Geceler boyu çalışacak mıyız?

Uçuşlara gidecek miyiz?


Işıkları açık bırakarak, bombaları atarak,

Doğu turları, felaketlerle kontak kurarak,

Gömülmüş kemikler, bırakılmış evler,

Telefonla bir çiçek gönder.

Bir içki al, çekil.

Buluşmayı bırak!


Arada sırada uyuyarak,

İnsanları evcil hayvanla eş tutarak,


Tren kopekleri! Yarış sıçanları!


Çatı arasını parayla doldurarak,

Hazineyi göm, boş vakit biriktir.

Fakat hiçbir zaman tümüyle rahatlama!


Sırtlarımız duvardayken..."

 

Belki de insanlar bu yüzden bu kadar mutsuzdu, etrafta çocuklar yoktu. Amerika sahip olduklarıyla mutsuzdu. Sanki, insanların başını kaldırmaması için özel bir uğraşı vardı bu ülkede. 

 

Bu çağ insanları çok düşünüyordu! Ve onlara bir sürü oyuncak yapmıştı. Ayı görmemeleri için renkli gözlükler, yağmuru duymamaları için müzik kutuları; yaratılıştan çirkin olduklarına inandırdıktan sonra onları, kendilerini daha iyi hissetmeleri için güzel elbiseler...

 

Çoğu insan etrafına duvarlar örmüştü. Yaşam duvarların ardındaydı bu şehirde. Kimse bu duvarları yıkmak istememişti. Ya da ellerindeki oyuncaklar fark ettirmemişti bile bu duvarları...

 

Çok yüksek duvarlar görüyorum ve duvarın arkasında kalanları. 

Renkler kendini saklamış kalın duvarların ardında...

Bir sese ihtiyacım var şimdi!

Bir nefes gibi...

 

Ve bir çocuk geliverdi! 

Minicik çekik gözlü bir kız çocuğu. Güldüğünde gözleri kaybolan küçük bir kız. O da salıncağa binmek istedi. Benim yanımdaki salıncağa. Belli ki o da gökyüzüne ulaşmak istiyordu.

Babasından izin alarak küçük kızla konuşmaya başladım. Gökyüzüne gitmek ister misin? Küçük kız,‘tamam!' dedi...

Fısıldaştık duvarlardan uzakta.

 

Sonra,

Ağaçlar gülümsüyor, görebiliyor musun? dedim.

Küçük kız; "Evet ama neden gülümsüyorlar ki?"

Çünkü biz buradayız. Onların fısıldadıklarına eşlik ediyoruz.

Küçük kız; " Ne fısıldıyorlar, bana da söyler misin?" dedi.

Haftaya bugün yine bu parka geleceğim dedim, eğer sende gelirsen anlatırım...

 

En son küçük kıza,

"Ağaçlar mutsuz mu, ne dersin? Gökyüzü hüzünlü mü bu parkta?" diye sordum.

Küçük kız, "Hayır değiller..." dedi.

Hüznüm dağılmıştı, mutluydum...

Çünkü yıllar sonra, etrafına duvarlar örmek zorunda kalsa bile, bir tuğla eksik kalacaktı o duvarlarda.

Belki de hiç örülmeyecekti. Kim bilir?

 

Ellerim senin küçük ellerinin altında...
Fısıldamaları anlayacağımız gün için duacıyım...

 

Yorum yazabilirsiniz.

Yorumlarınız onaydan sonra yayınlanacak olup eposta adresiniz sitede görünmeyecektir. Lütfen hakaret içeren sözler yazmayınız.
0.064 sn.